Bilimsel Araştırma Yöntemleri

BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ

M. Cüneyt BİRKÖK
İÇİNDEKİLER
I.SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNE GENEL
BAKIŞ
Bilimsel Araştırma
Sosyal Bilimleri M etodolojik Özellikleri
Bilimsel Düşünme ve M etot Problemleri
II.BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNDE TEMEL KAVRAM, İLKE VE
YAKLAŞIMLAR
A.BİLGİNİNİN KAYNAĞI VE PROBLEM ÇÖZMENİN PRATİK DAYANAKLARI
B.BİLİMSEL YÖNTEM VE ARAŞTIRMA
III.ARAŞTIRMA SÜREÇ VE TEKNİKLERİ
A.PROBLEMİN TANIMI
B.ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, VARSAYIM LARI VE SINIRLILIKLARI
C. ARAŞTIRMADA KULLANILAN TEMEL KAVRAMLARIN TANIMLANMASI
D.YÖNTEM
E.ARAŞTIRMA MODELİ
F.EVREN VE ÖRNEKLEM
G.VERİLERNİN TOPLANMASI
H.VERİLERİN İŞLENMESİ ÇÖZÜMÜ VE YORUMLANMASI
I.BULGULAR VE YORUM
J.ÖZET, YARGI VE ÖNERİLER
I.SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNE GENEL BAKIŞ
Bilimsel Araştırma
Geleneksel olarak bilimler iki grupta toplanmaktadır. Fizik, kimya, biyoloji gibi sahaların oluşturduğu
guruba tabii bilimler, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyasal bilimler gibi diğer sahalarınkine de sosyal bilimler adı
verilmektedir. Bu ayırım, on sekizinci yüzyılda Newton mekaniğinin bilimin temeli olarak kabul edilmesine
dayanmaktadır1. Sebep- sonuç ilişkileri anlamını içeren pozitif sosyal bilimlerde, bu dönemden itibaren Newton
modelinden etkilenen pozitif sosyal araştırmalar istihdam edilmektedir. Tabii bilimlerde olduğu gibi, sosyal
bilimlerde de toplumun ve kurumlarının sistematik bilgisi deneysel olarak sebep sonuç ilişkileri çerçevesinde
sınanabilmektedir.
Genel olarak pozitif sosyal bilimler, ortaya yeni bilgiler koyan, yaratıcı olan disiplinler anlamında
kullanılmaktadır. Matematik bilimler tümdengelime dayalı tekrarlanmakta olan bilgiler üretirken, pozitif bilimler
tümevarım metoduyla yeni bilgiler üretmektedir2. Bütün bilimlerin ortak özelliği, olguların gözlemiyle genelliklere
ulaşmaktır. Bu genellemelere tek bir gözlemin mantıkî çıkarımıyla ulaşılamaz.
Sosyal bilimler metodolojisinde, tabii bilimlerden farklı olarak, başka metodolojik unsurlar da söz
konusudur. Özellikle yirminci yüzyılın başlarından itibaren bilimin hızlı gelişimiyle birlikte ortaya çıkan yeni
paradigmalarda, artık pozitivizmin yanı sıra rölativizm de kabul edilmektedir. İnceleme alanı insan davranışları
olduğu için, iradi bir etki söz konusu olmakta ve sosyal olaylardaki açıklamaları mutlak determinizmin ve tek
sebepli izahların dışına çıkarmaktadır. Sosyal değişmenin kanunlarını arayan, sosyal oluşumların prensiplerini
inceleyen bir sosyoloji metodolojisi, bazı problemler hâlâ sürüyor olmakla birlikte, zaman içerisinde
oluşturulmuştur. Zaten realitenin tam olarak kavranabilmesi mümkün değildir; realite ancak belirli zamanlara ve
bakış açılarına özgü olarak kısmen kavranabilmektedir3.
Öte yandan, sosyolojinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde insan davranışlarının veya sosyal olayların
ölçülebilirliği konusunda tartışmalar yapılmıştır. Sosyal bilimler metodolojisindeki temel problem insan
davranışlarının ölçülmesi meselesidir. Günümüz sosyal bilimlerinde, diğer bilim dallarında kullanılan metotlar
kullanılmaktadır. Bunlar genel olarak gözlem, istatistik ölçümleme, veri toplama ve insan ekolojisinin
incelenmesidir. Bu metotların hepsinde de esas problemdeğişkenlerin kontrol edilmesidir. Çünkü insanın dışındaki
varlıkların davranışlarını gözlemlemek, laboratuar şartlarında kontrol etmek ve geleceklerini tahmin etmek daha
kolaydır. Bir gurubun içindeki veya ferdi olarak insan davranışı, diğerleri gibi kolaylıkla ne tahmin edilebilmekte ne
de kontrol edilebilmektedir. Bu bakımdan, sosyal bilimlerde, diğer bilimlerde olduğundan çok daha fazla sayıda ve
muğlak değişkenler olduğunu söylemek yanlış değildir. Söz konusu şartlar altında sosyal dünyanın kanunlarını ya
da sosyal hayatın kurallarını keşfedebilmek ve ortaya çıkan problemleri giderebilmek için nasıl bir yol takip
edileceği sorunu aşağıdaki bölümlerde ele alınmaktadır.
Sosyal bilimler metodolojisi genel olarak üç temel soruya verilen cevaptan kaynaklanmaktadır. Bunlar,
sosyal bilimlerin ne tür bir gerçek veya bilgi sağladığı, nasıl sağladığı ve karşılaştığı problemleri veya eksikleri nasıl
giderdiğidir.4 Kullanılan metotlar bu sorulara giderek daha iyi cevaplar verilmesiyle oluşmaktadır. Bu çerçevede
sosyal bilimcinin temel amacı, teorik modeller geliştirerek ve deneyerek çeşitli sosyal fenomenleri açıklamak için
sosyal dünyada araştırma yapmaktır. Gözlemlediği alan sosyal hayat, incelenen konu ise insanın tutum ve
davranışlarıdır. Bulgularını çeşitli metotlar kullanarak, mesela tiyatro yazarı perspektifiyle5 tüm sosyal olaylar canlı
bir sahnede yaşanıyormuş gibi anlatarak, bilimsel kamuoyuna aktarmaktadır. Bilimsel inceleme, diğer bilim
dallarında olduğu gibi sosyal bilimsel araştırmada da sistematik olarak yürütülmektedir. Sistematik olarak
yürütülmesi, sebep sonuç ilişkilerinin tespit edilebilmesi anlamına gelmektedir.6 Diğer bilim adamları gibi sosyal
bilimciler de çalışmalarına kendileri için önemli olan soruları hedefleyerek başlamakta ve araştırma sorularına
cevap bulmalarını sağlayacak bir araştırma projesi düzenlemektedirler. Tıpkı kimyacıların kendi disiplinlerine özgü
deney düzenekleri kurmaları veya sosyal psikologların yine kendi disiplinlerine özgü öğrenim deneylerini farelerle
yapmaları gibi, sosyologların da kendilerine göre önemli olan sorulara verilen cevapları keş fetmek için özel
yöntemleri vardır. Mesela bir sosyal bilim olarak sosyoloji, organize ve metodiktir ve amacı bilgiyi
zenginleştirmektir. Bilimsel bir çalışmada ana hatlarıyla olayların gözlenmesi ile bunlar arasındaki ilişkilerin
belirlenmesi şeklinde iki ayrı faaliyet yürütülmektedir.7 Sosyologun çalışması esasen, diğer insanlarla arasında her
yönüyle bir iletişim kurmaktır. Çalışmasının ilk aşamasında fertlerle iletişim kurarak onların tutum ve davranışlarını
tespit etmekte, ikinci aşamada ise bulgularını yine bir tür iletişim kurarak bilimsel hayata, entelektüel çevreye veya
diğer ilgili kişilere sunmaktadır. Bilgiyle araştırmacı arasındaki iletişim sözlü veya yazılı olmaktadır. Amaç bir
problemin önemini, aciliyetini ve çözümünü kamuoyuna duyurmaktır. Sosyal bilimlerdeki araştırma süreci genel
olarak beş safhada tamamlanmaktadır:8
Araştırma sorusunun seçimi ve çerçevelendirilmesi,
Uygun metodun tespiti ve çalışma programının yapılması,
Verilerin toplanması,
Malzemenin analiz edilmesi,
Sonucun çıkarılması.
Bu safhalar aşağıdaki şemada açıklanarak gösterilmektedir.
ARAŞTIRMA SÜRECİNDEKİ ADIMLAR
Sosyal Bilimleri Metodolojik Özellikleri
Sosyal Bilimlerde mutlak gerçek ve ona bağlı değişmez sebepler zinciri yoktur; bunun yerine toplum gerçeği
ve onun izafi mantığı ve kanunları vardır. Toplumdaki gerçekler derlenerek bağlı oldukları kanunlar bulunur. Bu
tümevarım adıyla bilinen metodudur. Tümevarım bizi olguların bilgisinden bu olguları idare eden kanunların
bilgisine geçiren işlemdir.9 Bu genel çerçeve içinde, olayları gerçekte var oldukları gibi anlamak bilimsel
düşünmenin temel özelliğidir. Aşağıda genel metodolojik prensipler olarak da adlandırılabilecek bu özellikler
tartışılmaktadır. Herhangi birinin ihmal edilmesi durumunda ulaşılacak sonuç eksik veya hatalı olmaktadır.
İlk prensip olanbütüncülük bir fenomeni tüm sebepleriyle birlikte kavramaktır. Sosyal olaylar ancak bütüncü
bir bakış açısıyla anlaşılabilirler. Kısmi sebep sonuç ilişkilerinin izah edilmesi olayın tümünün kavranmış olduğu
anlamına gelmemektedir. Mesela, şehirleşme olgusu ele alınırken sanayinin emek talebini karşılamak için
bulunduğu bölgede nüfus birikimi sağladığı söz konusu edilebilir, fakat ş ehirleşme sadece sanayinin iş gücü ihtiyacı
değildir.Objektiflik prensibi sosyal bir olay ele alınırken herhangi bir önyargıda bulunmamaktır. Peşin hükümler
realitenin görülmesini engelleyen sahte görüntülerdir. Keza başka ya da benzeri olaylara dayalı olarak elde edilmiş
olan yargılar incelenilen olay için geçerli değildir.Şüphecilik ise bilimsel çalışmanın her safhasında elde edilen
verileri mutlak gerçekler olarak kabul etmemektir. Verilerden emin olmayarak şüphe etmek, araştırmanın temel
nedenlerinden biridir ve hataların giderilmesini sağlamaktadır. Mevcut unsurlar çeşitli şekillerde sınanmalı ve
doğruluğu kontrol edilmelidir. Keza bir konu hakkında şüphe yoksa araştırma yapmaya da gerek
yoktur.Delillendirme prensibi bilimsel bilgilerin herkes tarafından kabul edilmiş ve genel geçerliği olan somut
delillere dayalı olmasıdır. Dayanaksız olan izafi hükümlerin veya kanaatlerin hiçbir önemi yoktur. Herhangi bir
hüküm mutlaka istatistik sonuçlar, tarihi belgeler, anketler veya diğer bilimsel metotlarla elde edilmiş olan verilerle
delillendirilmelidir.Olumsuzlamak ise eldeki bilginin mantığının yeniden kurulmasıdır. İntikal etmiş olan
bilgilerdeki sebep-sonuç ilişkisinin kabul edilmeyerek ya da yetersiz görülerek başka ilişkilerin aranması
gerekmektedir. Böylece yeni veya başka illiyet bağlarının ortaya çıkarılabileceği gibi hatalarla birlikte eksiklikler de
giderilebilmektedir. Aksi taktirde yapılan araştırma öncekilerin bir tekrarı olmaktan öteye geçemez. Sistematik
olmak ya da çalışmanın hiçbir safha ihmal edilmeden düzenlenmesi bir sonraki bilgiye ulaşmayı sağlamaktadır.
Bilimsel Düşünme ve Metot Problemleri
Genel olarak sosyal bilimler metodolojisinde bir çok metot problemleri söz konusu edilmektedir. Sosyolojik
düşünmeye yüklenen amaç, hiçbir etki altında kalmadan, kritiğini yaparak ve tüm muhtemel alternatifleri
değerlendirerek sosyal olayları gerçekte oldukları gibi anlamasını sağlamak olduğuna göre metodolojik problemi
büyük ölçüde objektivite olarak ortaya çıkmaktadır. Bu problemin çözümü için yukarıda izah edilen bilimsel
perspektiflerin güçlendirilmesi ve muhtemel eksikleri gidermek için temel prensiplerin net bir şekilde ortaya
konulması gerekmektedir. Bu prensipler zihnin, herhangi bir sosyolojik olguyu kavrarken bağlı olacağı temelleridir.
Aynı zamanda serbest bir düşünme tarzını sağlayarak herhangi bir mecra için yol göstericilerdir. Böylece, tarihi
süreç boyunca ortaya çıkarılmış bilgi birikiminin zorunlu kıldığı mecburi istikamet de kısmen kaldırılabilmektedir.
Bilimsel düşünme, aslında, bu anlamda bir serbest düşünebilme metodolojisidir. Bilimdeki genel metodoloji
kurallarının tümünü kapsamaktadır. Durkheim, bilimsel anlamda sosyoloji metodolojisinin üç karakteristik
özelliğinin olduğunu kabul etmektedir.10 Bunlardan ilki sosyolojinin felsefi doktrinlerden ayrı, kendini
tanımlayabilen ve mükemmel bir şekilde pozitivist, evrimci ve maneviyatçı (spiritualist) olduğudur. Çünkü
sosyoloji rasyonel mecburiyetten değil ampirik değerlendirmelerle nedensellik prensiplerini sosyal fenomene
uygulamaktadır. Böylece Durkheim’a göre sosyal bilimler metodolojisinin ikinci karakteristiği olan sosyal olguların
sadece başka sosyal olgularla ve sosyal çevrenin prensipleri çerçevesinde açıklanabileceği gerçeği ortaya
çıkmaktadır. Sosyal çevrenin kendine has tabiatından kaynaklanan sosyal bilimler kültürü sosyal olguların
anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu nedenle bir sosyal bilim herhangi bir diğer disiplinin eklentisi veya uzantısı değil
otonom bir bilim dalıdır. Diğer bilim dalları gibi metodolojisi objektiftir. Bu üçüncü karakteristik aslında sosyal
bilimci için büyük bir problemdir. Çünkü sosyal bilimci, bir fert olarak, içinde yaşadığı toplum tarafından
sosyalleştirilmiştir. Objektif değerlendirmeler yapabilmesi için önyargılarını bir tarafa bırakarak toplumsal olgularla
karşılaşması gerekmektedir.
Daha önceki bilimsel bulguların kritik edilmeden kabulü, araştırmacının konu hakkındaki ön yargıları veya
metodolojinin diğer sınırlılıkları sosyal realitenin olduğu gibi anlaşılmasını önlemektedir. Araştırmacının realiteyi
görmesini ve anlamasını sağlayan araştırma tekniklerinin gerçeği tam olarak aktarabildiğini iddia etmek mümkün
değildir. Verilmiş olan peşin bir hüküm araştırmanın bir bölümünü gereksiz kılarak fenomenin gerçekte olduğu gibi
anlaşılmasını engellemektedir. Otoritelerin düşünceleri de elbette önemlidir, fakat realite onlara bağlı değildir. Bu
nedenle bir kalıplaşmaya izin vermemek gerekmektedir. Araştırmacının belli bir sonuca ulaşma arzusu da buna
uygun delillerin alınıp diğerlerinin göz ardı edilerek gerçeğin anlaşılmasını veya ortaya çıkmasını engellemektedir.
Bilginin kritiğini yaparak ve diğer alternatifleri değerlendirdikten sonra bir hükme varmak gerekmektedir. Bu
nedenlerle sosyal realitenin olduğu gibi anlaşılmasını sağlayan aktif bir düşünme tarzı kurmak gerekmektedir.
Bu metotların sosyal bilimlere göre nasıl ele alındığını ortaya koymak için onlara yüklenen amaçlardan
hareket etmek gerekmektedir. Çünkü metodoloji, bir amacın gerçekleştirilmesi için kurulmuş prensiplerdir. Sosyal
bilimler, genel olarak insanların sosyal davranış, tavır veya hareketlerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Bir yazara
göre sosyoloji insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir.11 Temel faraziyesi, insanların düşüncelerinin ve
yaptıklarının, üyesi oldukları gruplar tarafından etkilenmekte olduğudur. Bu çerçevede sosyologun vazifesi,
fertlerin sosyal grupları tarafından, nasıl şekillendirildiğini ve grupların fertler tarafından nasıl yaratıldığını ve
yönetildiğini keşfetmek, fert ve sosyal boyut arasındaki ilişkiyi ve etkileşimi anlamaktır. Bu amacı sağlamak veya
sosyal olguyu görebilmek için hiçbir etki altında kalmayan bir bakış açısına, metoda ve düşünce tarzına ihtiyaç
vardır.
Yukarıda söz konusu edilen toplumun insan üzerindeki etkilerinden biri de bilgi birikiminin araştırmacı
üzerindeki etkileridir. Toplum, ferdin nasıl davranması ve düşünmesi gerektiği empoze etmektedir. Sosyal
bilimlerdeki bulgular çoğu kez belirli zaman ve mekan boyutlarıyla ve hatta araştırmacının kişisel özellikleriyle
sınırlı kalan açıklamalardır. Oysa sosyal hayat dinamik bir süreç içinde sürüp gitmektedir. Bu nedenle sosyal yapı
ve sosyal değişme (sosyal bilimler), sosyologların ve sosyal bilimcilerin araştırmaları, bulguları, görüşleri,
yorumları veya değerlendirmeleriyle aynı şey değildir. Bu bilgilerin değişmez temeller olarak kabul edilmesi, başka
anlayışların da ortaya çıkmasını ve böylece gerçeğe giderek daha çok yaklaşmayı önler. Sosyal bilimlerin dinamik
bir şekilde uygulanmasına, bir düşünme tarzı olmasına ihtiyaç vardır.
II.BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNDE TEMEL KAVRAM, İLKE VE YAKLAŞIMLAR
A.BİLGİNİNİN KAYNAĞI VE PROBLEM ÇÖZMENİN PRATİK DAYANAKLARI
Sosyal Bilimlerin Bilgi Kaynakları
Düşünme, bilgi, düşünme tarzları (realisttik ve idealisttik), objektif ve sübjektif bilgi incelenerek bu genel
çerçeve içinde sosyal bilginin ne olduğu aşamasına ulaşmak mümkündür. Yukarıdaki bilgi kaynaklarından farklı
olarak sosyolojik bilginin nereden ve nasıl edinildiği de araştırılmalıdır. Temelde iki ayrı soru ortaya
konulmaktadır. Acaba bilgimiz nereden kaynaklanmaktadır ve bu disiplini oluşturan veriler sosyal bilimci için nasıl
bir anlam ifade etmektedir? Bu soruya verilecek genel cevap, sosyal bilginin kaynağının insanın tutum ve
davranışları olduğudur. Sosyal ilişki esnasında meydana gelen etkilenme de mevcut şartların dışında farklı bir bilgi
kaynağıdır.12 Sosyolog, incelediği davranışları çeşitli araçlar kullanarak kavrar ve yorumlamaktadır. Bu
davranışların sosyal realitede nasıl iseler öylece anlaşılabilmesini sağlayacak belirli bir tarz, bakış açısı, teknik veya
metot ihdas edilmelidir. Amaca hizmet eden muhtelif metotlardan ilerdeki bölümlerde bahsedilmektedir. Bilim
geliştikçe metodolojik eksiklikler giderilmekte ve yeni çalışmalar yapılmaktadır.
Sosyal bilimlerle ilgili formel veya informel tüm veriler içinde bulunduğumuz sosyal realitede eylem olarak
veya daha önceden kayıtlı bir hale dönüştürülmüş olarak mevcuttur. Eylem ve kayıt sosyal realitenin
gözlemlenebildiği iki temel kaynaktır. Sosyal bilginin kaynağı ise insanların sergiledikleri tutum ve davranışlarıdır.
Ancak, bu bilgi daha önce başka araştırmacılar tarafından tespit edilmiş olabilir. Bu durumda bir sonraki araştırmacı
için bilgi kaynağı olmaktadır. Bu nedenle yeni bir bilgi olmamakla beraber, kaydedilmiş bilgiyi de sosyolojide bir
kaynak olarak almak mümkündür. Örnek olarak tarihi bilgileri düşünmek mümkündür.
Bilimsel bir çalışmada her iki kaynağın kombineli bir şekilde kullanımını sağlayarak yeni bilgiler
üretilmektedir. Sosyolog bu iki ana kaynaktan ampirik veriler toplamakta ve toplum açıklamasını yapmaktadır. Bu
veriler, sözlü, yazılı, eylem biçiminde veya başka herhangi bir tarzda vücut bulmuş olabilir. Genel olarak tutum ve
davranışların gözlemlenmesi, deneyler, raporlar, kayıt ve dokümanların analizleri, mülakat ve anketler sosyologlar
için bilgi edinme yollarıdır. Vapurdan çıkan insanların davranışlarını gözlemlemek, günlük gazeteleri taramak
kadar sosyolog için bir veri kaynağıdır. En önemli veri toplama teknikleri sosyal davranışların bir tür
müşahedelerinin gerçekleştirildiği mülakat ve ankettir. Kısaca sosyal bir araştırmanın bilgi kaynakları teknik
bakımdan çeşitli isimlerle anılmakla beraber, genel olarak sosyal fenomenler arasındaki ilişkiler ve bunların
genellemeler yapılarak ortaya çıkarılabileceği çalışmalardır.13
Bilgi kaynağının yanı sıra, bilginin doğruluğu da önemli bir sorundur. Bir bilginin veya daha somut ifadeyle
mesela bir rakamın doğru olup olmadığı nasıl anlaşılmaktadır? Bilginin doğruluğu konusunda iki kriter vardır. Aynı
sonucu işaret eden verilerin yoğun olması bilginin doğru olduğu yönündeki ilk kriterdir. Bir değer ne kadar yoğunsa
o kadar inandırıcı olmaktadır. Ne kadar güçlü bir ilişki olduğu tespit edilirse, o kadar doğruluğuna hükmedilebilir.
Hangi miktarda verinin toplanması gerektiği ayrı bir sorundur. Veri miktarı, kullanılan metoda bakılmaksızın
çalışmanın amacına göre belirlenmektedir. Bir yol gösterici olarak hipotezlerin kaç kişilik örnekleme gurubuyla
sınanabileceği veya itirazların giderilmesi için hangi ölçekte bir araştırmanın gerektiği düşünülmelidir.14 Öte
yandan bazı bilgiler belirli şartlar altında doğru olduğundan, yoğunluğu ne olursa olsun doğruluk konusunda bir
sonuca götürmemektedir. Mesela 1967 yılının nüfus istatistikleri o dönem için doğrudur fakat günümüzde bu
rakamlara dayalı yapılacak yorumlar hatalı olacaktır. Diğer kriter sebep sonuç ilişkisinin güçlü olmasıdır. İlliyet
bağı ne kadar güçlüyse varılacak hükmün de o kadar doğru olduğu söylenebilir. Ama güçlü gözüken ilişkiler sahte,
taklit veya düzmece olabilir. Ayrıca bunun tersi olarak zayı f gibi gözüken ilişkiler ise, teorik bakımdan önemli
olabilir. Bu bakımda doğruluk kavramsal (teorik) veya ampirik olarak iki şekilde incelenebilmektedir. Bir bilginin
kavramsal bakımdan doğru olup olmadığı için, mevcut literatüre ne kadar uyduğuna bakılmaktadır. Mesela üretim
hattında çalışanların ürettiklerini kontrol edenlere göre kendilerine daha çok yabancılaştıkları şeklindeki literatür
bilgisine aykırı yeni bir iddia öne sürülüyorsa, o bilginin kavramsal (teorik) olarak doğru olmadığı söz konusudur.
Ampirik olarak da bir bilginin doğru olup olmadığı tespit edilebilir. Ancak, pozitif ve negati f hatalara düşmemeye
dikkat etmek gerekmektedir. Pozitif hata, yapılan araştırmada (veya hesaplamada) gerçekte var olmayan bir
sonucun bulunması, negatif hata ise, yapılan araştırmayla (veya hesaplamayla) gerçekte var olan bir sonucun
bulunamaması durumudur.
Bilimsel ve Eleştirel Düşünme
Bazı yazarlar düşünmeyi iki mecrada ele almaktadırlar. Diğer bir deyişle bütünü kavramada iki temel
düşünce tarzı bulunmaktadır. Her iki düşünce türü de tecrübeyle sınanmış, net ve doğru bilgiler taşırlar.Bilimsel
olarak adlandırılanı sadece doğrulanabilir gerçeklerden,eleştirel olanı ise, inandırıcı ve iyi yapılanmış fikirlerden
müteşekkildir.15 Eleştirel düşüncede bilimsel gerçeklere ek olarak başka değerler de söz konusudur. Bilim sürekli
gelişmekte olduğu için nihai doğrular yoktur. Öğrenme yoluyla yeni bilgiler eklenmektedir. Eleştirel düşüncede
şahsi görüşler ağırlıklıdır.
Bununla birlikte her iki düşünme tarzında esas olan şey bir fenomenin açıklanmasıdır. Yani kritik (eleştirel)
düşünmede de bilimsel düşünmede de es asen bir olgu açıklanmaktadır. Düşünme fiili bir açıklama yapma olarak
ele alındığı takdirde konu biraz daha sadeleşmektedir. Açıklamak, bir şeyin başka şeylerle ilişkisini kurmaktır:
düzene sokmak, bir dizide, durumda veya kategoride uygun bir yere yerleştirmek, başka şeylerle kıyaslamak,
farklarını ortaya çıkarmaktır. Açıklama yaptığımız zaman, bir fenomenin önceki haliyle olan farklılıklarını tespit
ederek şimdiki haline nasıl dönüştüğünü inceleriz. Çeşitli veçhelerini inceler, bir bütün olarak özelliklerinin,
parçalarının veya fonksiyonlarının neler olduğunu ve birbirleriyle ilişkilerini, bütünü nasıl meydana getirdiğini
değerlendiririz. Bütün incelememiz ilişkilerin araştırılması ve bilim de bu ilişkiler sisteminin bilgisidir.16 Bilgimiz
arttıkça ilişkiler sistemi hakkındaki genel anlayışımız da artmaktadır.
Realisttik ve İdealisttik Düşünme
Tarih boyunca görülmüş olan düşünce sistemlerini realisttik ve idealisttik olarak iki guruba ayırmak
mümkündür. Aşağıda bu sistemlerin bazı özellikleri gösterilmektedir.
Realisttik düşüncede maddi ve somut unsurlar önem kazanmaktadır. İdealisttik düşüncede ise manevî, ruhsal
veya soyut unsurlar söz konusu olmaktadır. Biri geçici, zaman ve mekanla sınırlı veya göreceli hususlarla
uğraşırken, diğeri ebedi veya mutlak düşüncelere yönelmektedir. Her iki düşünce tarzı da farklı olmakla birlikte
birbirleriyle çelişen veya birbirlerini yalanlayan sistemler değildir. Nitekim, İbn-i Haldun’a göre olması gereken
(idealisttik), en az olan (realisttik) kadar geçerlidir.17 Realisttik düşünme sadece halihazırda var olanı açıklamakla
yetinmektedir. Fakat bunlar birbirinden ayrılmalı, birbirine karıştırılmamalıdır. Realiteyi keşfetmenin hassasiyeti
burada gizlidir. Öte yandan realisttik düşüncenin sınırları, var olanı var olduğu için kabul etmeye, haklı görmeye
kadar uzanabilir. Realitenin doğruluğu veya yanlışlığı konusunda bir tartışma yaratabilir. Bu nedenlerle ayrı şeyler
olmalarına rağmen birlikte kullanılmaları gerekmektedir.
Ayrıca realisttik düşünce tarzının mutlaka sekülarize olması gerekmemektedir. Sosyal bilimlerde seküler
kavramı dünyevî, dinî olmayan anlamında kullanılmaktadır. Kutsal olmayan, ateistlik, inançsızlık, itikatsizlik,
kafirlik, zındıklık, itaatsizlik, tanrıtanımazlık, küfür veya benzeri dine karşı tavır içeren herhangi bir anlam
taşımamaktadır.18 Esasen şu anda bize intikal etmiş olan gelenekteki dini unsurlarla dünyevi unsurları birbirinden
ayırmak da mümkün değildir.19 Genel bir ifadeyle kültür olarak adlandırılan yapı, zaman içinde her iki düşünce
tarzının da katkılarıyla yaratılmıştır.
Bilgi Kaynakları ve Objektivite Problemi
Düşünürler arasında, bilginin kaynağı veya elde edilmesiyle ilgili görüş ayrılıkları olmakla birlikte,
müşahede ve tecrübenin temel olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Özellikle öğrenme konusunda bu temel
kaynakların somut dayanakları vardır. Görme, işitme, koku, tat ve dokunma duyuları ile gözlem ve deney yapılarak
realite algılanmakta, başka bir deyişle bilgi edinilmektedir. Bu duyuların olmaması halinde onunla ilgili bilgi
edinmek mümkün olamamaktadır. Mesela, görme duyusu olmayan bir insan renklerle ilgili bilgileri asla
edinemeyecektir. Gözlem ve t ecrübe, bilginin elde edilmesinde bilimin kabul ettiği iki objektif yoldur ve herkes için
aynı sonuçları doğurur.
Öte yandan bazı düşünürler, beş duyunun dışında başka bilgi edinme yollarının varlığını kabul etmektedirler.
Özellikle sezgi ve ilham bunlardan en yaygın olanıdır. Vahiy de bir bilgi kaynağı olmakla birlikte inanç faktörüne
bağlı olarak kabul edilmektedir. Her üçü de genel olarak duyulara dayalı olmayan sübjektif bir kaynaktan bilgi alma
yollarıdır. Bu noktada bizi asıl ilgilendiren konu doğrudan kaynak veya bilgi alma yolunun kendisi değil, alınan
bilginin doğruluğunu sağlayan bir metot olarak bunların niteliğidir. Objektif bir gözlem katılan herkesin aynı ve
sınanabilir sonuçları müşahede etmesini sağlamaktadır. Sezgi ve ilhamın tüm insanlara, vahyin ise sadece seçilmiş
kişilere açık olduğu kabul edilmektedir. Burada söz konusu edilen vahiy bilgisi, kutsal kitaplardaki ayetler
anlamında değil, genel prensipler şeklinde ortaya çıkan ilahi bilgiler olarak anlaşılmaktadır. Vahiy bilgileri bilimsel
metotlarla ispatlandığı takdirde objektif bilgi niteliği kazanmaktadır. Bu kabulün temel nedeni, bilginin kaynağının
vahiy olması değil, daha sonra bilimsel metotlarla sınanmış olmasıdır. Gerçekte “İslam’ın ana kaidesi olan tevhit
inancı, kainattaki zaman ve mekan itibariyle mevcut bütünlüğün ilim yoluyla ispatına elverişli bir inançtır.”20
Vahinin bu şekilde ilimle ispat edilebilmesi onun da bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmesini gerektirir. Öte yandan
vahiy yoluyla aktarılan bilgi tüm insanlığa açıktır ve değişmemektedir. Somut olarak her zaman değerlendirilme
imkanı vardır. Sezgi ise başka insanlar tarafından somut olarak müşahede edilebilirlikten uzak kişisel bir anlayıştır
ve her zaman ne anlama geldiği açık değildir. Sezgi (intuition), mevcut ama üzeri örtülü bir hakikatin ani bir ruhi
hamleyle keş fedilmesi, ilham (inspiration) ise kişinin içine doğan yaratıcılık olarak tanımlanabilir. A. Kurtkan
Bilgiseven’e göre “ bir şeyi bilmek başka, yapabilmek başkadır. Yapabilmek için hem metot bilgisine hem de
sezgici akıl’a ihtiyaç vardır.”21 Bergson’a göre ruhun keyfî vasfı, sadece zihnin ince bir melekesi olan sezgi ile
kavranabilir. Bir takım vasıflar sezginin dışında, hele beş duyu ile asla anlaşılamaz. Bazı manevî hakikatlere ve
bilgilere akıl yürütme, beş duyu gibi vasıtaların dışında ancak sezgi yoluyla ulaşılabilir. Sezgi, elde edilen bilginin
kontrol edilmesi şartıyla bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmektedir.22
Bu durumda, tartışmalı olmakla birlikte, iki tür bilginin varlığı kabul edilmektedir. Bunlar deney ve gözlemle
ortaya konabilen objektif bilgi ile ilham, sezgi ve vahiyle edinilen sübjektif bilgidir. Bilimsel bilgi ise, kaynağı ne
olursa olsun sınanabilir ve objektif hale dönüştürülmüş bilgidir. Objektif (nesnel) bilgi, müşahede ve deney yoluyla,
sübjektif (öznel) bilgi ise ilham, sezgi, vahiy gibi vasıtalarla edinilir. Sosyal bilimin amacı objektif gerçeği
aramaktır.
Sosyal özellikler hiçbir şekilde anlam kaymalarına uğratılmadan realitede oldukları gibi anlaşılmalıdırlar.
Realite bir şeyin nasılsa öyle olması halidir ve bu nedenle de objektiftir. Ancak sosyal bilimlerde en önemli
metodolojik problemlerden biri objektivitenin ne olduğu ve nasıl sağlanacağına ilişkindir. Mesela, araştırmacı bir
sosyal olayı incelerken, önyargılarının gerçeği gölgeleyen ve olanı olduğu gibi anlamasını engelleyen etkilerinin
nasıl farkına varacaktır ve bunlardan kurtulacaktır?
Daha belirgin olarak objektifliği engelleyen unsurlar üç grupta toplanabilir. İlk grupta, teorilerin
kaynaklandığı bilgi birikimi vardır. Bir miras olarak önceki nesillerden intikal etmiş olan bu birikim, araştırmacının
zihnindeki düşünce sistemini normatif olarak şekillendirmekte, bir nosyona dönüşmekte ve dolayısıyla bundan
sonra nasıl düşünmesi gerektiğini empoze etmektedir. İkinci grupta, araştırmacının yaşadığı çağın, kültürün,
statünün veya hayat şartlarının etkileri söz konusudur. Üçüncü grup etkiler araştırmacının şahsi özelliklerinden,
kişiliğinden ve geçmişinden kaynaklanmaktadır. Bir araştırmada kısaca, gelenek, çevre ve şahsiyet olmak üzere üç
grup etki de söz konusudur.23 Objektiviteyi engelleyen bu etkilerin sistematik olarak kontrol edilerek ortadan
kaldırılması metodolojinin esas amaçlarındandır. Buradakiobjektiflik kişiye göre değişmezlik veya izafi olmamak
anlamında kullanılmaktadır. Bourdieu, realitenin modele göre değişeceğini ve bundan dolayı bu realitelere ait
objektivitenin de değişeceğini söylemektedir. Mesela, ‘tren her zaman iki dakika geç gelir’ ile ‘tren kural olarak iki
dakika geç gelir’ arasında kabul edilmiş olan model bakımından fark vardır.
Her iki cümlede de aynı olay anlatılmasına rağmen, ikinci cümlede bir politika veya planın söz konusu
olduğu anlamı çıkmaktadır.24 Bu durumda objektivite, kabul edilmiş olan kurallara göre değişmektedir. Modern
insanın düşünce unsurları, kendi kişiliğinden ve sosyal güçlerin, tarihi mirasın, dış kültürün ve hayat tekniğinin
meydana getirdiği toplum içindeki varlığından kaynaklanmaktadır.25
Bir şeyin ne olduğu onu anlayan insanın kabul ettiği değerlere bağlıdır. Olaylar referans alınan değerlere
göre bir anlam kazanmaktadırlar. Referans noktaları objektif veya sübjektif olarak değiştikleri gibi bilim dallarına
veya disiplinlerin bakış açılarına göre de değişmektedirler. Bilim dalları kendi yapılanmalarına uygun olacak bir
kısım özellikleri ön plana çıkararak ya da bu özelliklerde yoğunlaşarak belli bir olayı açıklamaktadırlar. Böylece
objektif realite karşısında bilimlerin de kendilerine has bir tavırları olmaktadır. Ancak bu tavırlar hiçbir zaman
sosyal realiteye aykırı olmamalıdır. Olaylara ve kavramlara sosyal realitede oldukları gibi anlamalar atfetmek
gerekir. Mesela, felsefede, hukukta ya da iktisattaki anlamlarından kaçınmak gerekir. Felsefeden farklı olarak
mutlak veya nihai gerçeği aramadan, doğru veya yanlış olduğuna hükmetmeden, doğruluğu veya yanlışlığı tespit
edecek genel kurallar edinmeye çalışmadan, bunları sadece bir sosyal fenomen olarak değerlendirmek
gerekmektedir. Mesela Durkheim’a göre yanlış din yoktur; hepsi kendi tarzında doğrudur. Realite hakkında verilmiş
olan bütün cevaplar veya düşünceler insan varlığının değişik tarzlarıdır. Sosyolojik bakış açısına göre mantık
izafidir ve düşüncenin kanunları da sosyal davranış normları gibi birer sosyal üründürler. Sosyal meseleler, olayları
ve ilişkileri itibariyle yere zamana ve toplum yapısına göre (itibari olarak) değerlendirilmelidir. Genel sonuçları
engelleyici bir aşırı özelciliğe düşmemeye dikkat edilmelidir.26 Düşünce ve davranışlar, sosyal normların etkisi
altında gelişmekte ve standartlaşmaktadırlar. Kendine yol gösterici olarak nedenselliği kabul eden bir felsefi
düşünce, mesela bazı dini inançları irrasyonel veya mantıksız bulabilir. Halbuki bunlar sosyal sistemin işlerliği olan
parçalarıdır. Sosyal normların anlamsız bulunarak ortadan kaldırılması toplumu kaosa sürükleyebilir. Bu durumda
‘sebep’ insanın elinde herhangi bir sistemin lehinde veya aleyhinde kullanabileceği bir silah olmaktadır.
B.BİLİMSEL YÖNTEM VE ARAŞTIRMA
Bu çalışmada sosyoloji, metodoloji ve felsefeden yararlanılarak bilimsel araştırmanın tekniği
incelenmektedir. Amaç, düşünme veya araştırma yapma gibi entelektüel bir çalışma esnasında bilimsel dogmalar,
düşünce kalıpları veya diğer metodolojik hatalara düşmeden ya da engellere takılmadan sosyal olayların
anlaşılmasını sağlayacak araştırma metodu oluşturmaktır. Böylece araştırmacının herhangi bir sosyal olgu
hakkındaki bilgisi, sadece başkalarının o konuyla ilgili daha önceki anlayışlarıyla sınırlı kalmayarak olayın
hakikatine başka yönleriyle de nüfuz edebilecektir. Çalışmada düşünme ve metodolojinin önemli noktaları
birleştirilerek bilimsel metodolojinin temel çerçevesi kurulmaya çalışılmaktadır. Araştırmadaki teori ve pratik
bağını koparmamak için konular mümkün olduğu kadar birlikte ele alınmakta ve uygulama örnekleriyle
açıklanmaktadır. Bu amaçla sık kullanılan bazı araştırma tekniklerine de yer verilmiştir. Vurgulanması gereken bir
husus da metodolojinin araştırma tekniklerinden çok daha ötede ve en az araştırmanın kendisi kadar önemli
olduğudur. Bilimsel bir çalışmada her adımın düşünülerek atılması gerekmektedir. Aksi takdirde elde edilmiş olan
sonuçlar geçersiz olacaktır. Sosyal konularla ilgilenen herkesin, bilimsel düşünceyi hem bir düşünce tarzı hem de
düşünme metodu olarak kullanması yararlı olacaktır. Böylece sosyal olaylar daha kolay, anlamlı ve gerçekte
oldukları gibi değerlendirilebilecektir. Günümüzde her kesimden insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey “ kendisinin
dışındaki dünyada ve kendi benliğinde olup bitenleri anlamasını sağlayacak düşünsel bir nitelik kazanmak; böylece,
önünde bulduğu bilgilerden bu amaçla yararlanabilmek için gelişkin bir düşünce düzeyine çıkabilecek duruma
gelebilmektir.”27 Bilimsel düşünme pratik bir metot sağlayarak sosyal olayların anlaşılmasını kolaylaştırmakta, belli
bir disiplinin kalıplarının dışında, gerçekte etkili olan başka faktörleri de hes aba katarak daha da netleştirmektedir.
Böylece sosyal hadiseler gerçekte oldukları gibi değerlendirilebilmektedir. Zaten sosyal bilimlerin amacı da budur.
Sosyal bilimlerin tahsili, zaman içinde bilimsel bir düşünme tarzını sağlamakla birlikte, mevcut standartların
ötesine geçecek bakış tarzlarını geliştirme mecburiyeti vardır. Öte yandan, sosyal bilimler sahasındaki diğer
araştırmacıların kendi disiplinlerindeki çalışmalarına katkı sağlaması bakımından sosyolojik düşünmeyi dikkate
almaları gerekmektedir. Bilimsel düşünebilmenin yararlı olacağı bir başka kesim de sosyal politikalarla uğraşan
veya karar verme görevindeki yöneticiler, yetkililer ve siyasilerdir. Doğru kararların alınması sadece mevcut teknik
imkanların en uygun kombinasyonunu sağlamakla değil, mevcut olan tüm faktörler karar verme sürecine dahil
edilmesiyle gerçekleşmektedir. Özellikle sosyal determinantlar esas faktör olarak değerlendirmeye katılmalıdır. Bir
toplumun kendine has şartları ihmal edilerek yapılan faaliyetler hem eksik hem de bilimsellikten uzaktır.28 Bu
nedenle günümüz insanı için mümkün olduğu kadar geniş bir yelpazeyi dikkate alan ve sürekli geliştirilen
sosyolojik bir düşünce biçimi sağlanmalıdır.
III.ARAŞTIRMA SÜREÇ VE TEKNİKLERİ
A.PROBLEMİN TANIMI
Araştırma Problemi
Bu bölümde bir araştırma için probleminin önemi ve nasıl ele alınacağı tartışılmaktadır. Genel olarak
herhangi bir bilim dalını yönlendiren faktör, o branşa ait bakış açısı ve problemleri ortaya koyuş tarzıdır. Problem
bir kere şekillendirilince, meydana getirilmiş olan çerçevesi artık başka bilgilerin dahil olmasına izin
vermemektedir.29 Bu durumun, problemin formüle edilmesi için gerekli olan tüm verilerin hesaba katılmaması gibi
olumsuz bir etkisi vardır. Gözden kaçırılmış olan verilerin eksikliği problemin çözümüne de yansımaktadır. Ayrıca
problem ortaya konduktan sonra konuyla ilgili yeni veriler teşekkül edebilmektedir. Bu nedenle problemin
formülasyonu esnasında tüm verileri değerlendirmeye alabilen ve gerektiği takdirde yeni verilere açık bir
metodoloji oluşturmak gerekmektedir.
İnsan ancak problemlerle bilinçli olarak karşılaştıkça ilerlemekte ve yükselebilmektedir. Büyük problemlere
maruz kalan insan, içinde o problemi telafi eden daha büyük bir gücü açığa çıkarmaktadır. Mesela Beethoven en
büyük bestelerini sağır olduktan sonra yapmıştır. Problemlerin çok mükemmel şeyler yapılmasına sebep oluşunun
iki gerekçesi vardır. 1. Bir problem düşünme prosesinin başlaması için gerek şarttır. Hiç kimse ”zorluk”
hissetmediği takdirde düşünmeğe başlamamaktadır. 2. Problemler insan medeniyetleriyle yakından ilgilidir. A.
Toynbee’ye göre her medeniyet belli bir probleme verilmiş akıllıca cevaplar tarafından üretilmiştir.30 H. Bergson’a
göre ilkel topluluklar muhtemelen yaşamanın çok kolay olduğu, çözülmeyi bekleyen veya zihni meşgul eden bir
problemin olmadığı toplumlardır.31 Problem, insan ve medeniyetin gelişmesinin arkasındaki büyük dinamodur.32
Bu nedenlerle sosyolojik düşünmede problemin varlığını objektif bir tutumla ele almak gerekmektedir.
Tespiti
Bir çalışmada önce bir şeyin problem olup olmadığını veya neden ve nasıl olduğunu ortaya koymak
gerekmektedir. Madem ki bir problem olmadan düşünme prosesi başlatılamamakta, o halde önce problem
bulunmalı, anlaşılmalı ve net bir şekilde, açıkça ortaya konmalıdır. Eğer problem açık bir şekilde tespit edilemezse
konunun anlaşılması, açıklanması ve işlenmesi mümkün olamamaktadır. Öte yandan problemin önemini,
ciddiyetini ve değerini de bu tespit çerçevesinde belirtmek gerekmektedir. Mevcut durum içindeki yerinin ne
olduğu, kültüre ve medeniyete etkilerinin neler olduğu ortaya konarak boyutları açıkça tasvir edilmelidir.
Problemi belirtmede ve özelliklerini ortaya koymada bazı hususlar değerlendirilmektedir. Bunlardan ilki
problemin zaman boyutunun belirlenmesidir. Konunun belli bir zamana has ya da her zaman görülebilir olup
olmadığı ortaya konulmalıdır. Mesela, “insanın tabiatı nedir, toplum nedir?” gibi sorularda herhangi bir zaman
boyutu söz konusu edilmemiştir. Değerlendirilmesi gereken diğer bir husus problemin farkında olunabilirliğidir.
Bazı problemler toplumun tümü değil sadece küçük bir kesimi tarafından farkında olunabilirler. Bu tür problemler
net olarak görülmemekte, ancak bilim adamları veya sanatkarlar tarafından ortaya atılmaktadırlar. Daha sonra
filozofların, psikolog ve sosyologların konusu olmaktadırlar. Mesela insan hayatındaki mekanikleşme 1900’lerin
başında önce kübist ressamlar ve besteciler tarafından yansıtılmış, sonra Kafka ve Wells gibi yazarlar hayatın
anlamsızlaşması ve gayri insanî olmasını tasvir eden romanlar yazmışlar ve daha sonra da yüzyılın ortalarında bazı
egzistansiyalistler ve fenomonolojik filozoflar modern hayatın insanı yalnızlığa ve çöküntüye itişini göstermişlerdir.
Kısa süre sonra sosyologlar ve psikologların kendi açılarından problemi incelemeleriyle daha önce toplum
tarafından farkında olunmayan bu problem tedricen tanınmaya başlanmıştır. Bu tür problemlerin tespiti için
öncelikle yaygın olmayan duyarlılığın yansıtıldığı sanat ve müziği takip etmek gerekmektedir. Bu problemleri
müşahede eden güncel eserleri takip etmek konunun şuuruna varılması için atılması gereken ikinci adımdır. Daha
sonra problemi bizzat ferdin kendi gözleriyle toplumda veya kaynağında müşahede etmek mümkün olmaktadır.
Değerlendirilecek olan bir başka husus ise problemin niteliğidir. Bir problem geçici olabilmekte, varlığını biteviye
sürdürebilmekte veya giderek büyüyebilmektedir. Yaşadığımız sürece karşı karşıya kaldığımız hava kirliliği gibi
canlı problemler vardır. Bunlar daima canlılığını ve önemini korumakta ve tehlikelerini artırmaktadırlar. Problemi
yazılı veya sözlü olarak etkin bir şekilde ele almak için bir tehlike kaynağı olduğunu, çöküşe ve düşüşe sebep
olduğunu, doğrudan veya dolaylı olarak insanları yaraladığını, belli bir mecra doğrultusunda büyüdüğünü ve
hareket ettiğini, temel olduğunu ve başka problemler yarattığını, başkaları tarafından da müşahede edildiğini,
problemin toplumu veya kurumları etkileyerek olması gerekenden daha az etkin işletmekte olduğunu göstermek
gerekmektedir. 33
Çözümü
Problemin çözümü iki şekilde olabilmektedir. Sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla köklü bir çözüm
sağlanabilmekte, ya da sebepler ve sonuçlar üzerinde iyileştirmeler yapılarak kısmen çözülebilmektedir. Sebeplerin
kaldırılmasına yönelik çalışmalara nedensel çözüm, belirtilere yönelik çalışmalara ise semptomatik çözüm adı
verilmektedir. Acil müdahalelerin gerektiği veya sebeplerin kaldırılmasının uzun zaman alacağı durumlarda
semptomatik çözüm öncelik kazanmaktadır. Öte yandan her iki çözüm şeklini aynı zamanda uygulamak da
mümkündür. Bir yandan problemin belirtileri ve sebepleri iyileştirilirken öte yandan es as sebepler tamamen ortadan
kaldırılabilmektedir.
Çözüm, problemin belirtilerini (semptomlarını) düşürmekte, sebeplerini azaltmakta veya ortadan
kaldırmaktadır. Her iki çözüm tipinin de etkili ve sınırlı tarafları vardır. Semptomatik çözüm, suç işleyen birine
verilen cezadır. Suçun temellerini bulup ortadan kaldırarak suç işlememeyi sağlamak ise sebepsel çözümdür.
Yüksek ateşli bir hastanın ateşini ilaç vererek veya buz koyarak düşürmek semptomatik çözüm, hastalığın sebebini
bularak ortadan kaldırmak ise sebepsel çözümdür. Semptomatik çözümün iki avantajı vardır. Birincisi kolaylıkla ve
hemen uygulanabilir olmasıdır. İkincisi ise, problemin esas sebeplerinin bilinmediği durumlarda belirtilerle
uğraşmaktan başka yolun olmamasıdır. Dezavantajlarının ilki semptomların (belirti) çoğu kere bir değer ifade
etmekte oluşlarıdır. Bu durumda belirtiyi ortadan kaldırmak aslında faydalı değildir. Mesela yüksek ateş aslında
vücuttaki zararlı bakterileri öldürdüğü için faydalıdır. İkinci dezavantaj ise, orijinal sebeplerin hala etkinliklerini
sürdürmeleri nedeniyle semptomatik çözümün iyileştirme yönünde etkili olmamasıdır. Çözüm konusunda öncelikle
bir problemin sebeplerinin ya da belirtilerinin düzeltileceğine karar verilmelidir. Bu konudaki tercih aslında
problemin niteliğine göre değişmektedir. Belirtileri düzeltme metodu daha kolay ve çabuk uygulanabildiği gibi,
sebeplerin belirlenemediği kompleks durumlarda daha da kolaydır. Ancak, her zaman için köklü bir çözüm esas
amaçtır.34
Problemin çözümü, sebeplerin analiz edilmesiyle başlamaktadır. Bir problemin sebepleri analiz edildiğinde,
muhtelif sebepler mantıki bir sırayla ortaya çıkmaya başlamaktadır. Düşünülen sebeplerin sayısı arttıkça, daha az
makul olmaya başlarlar. Mesela, otomobil motorunun çalışmamasının sebepleri, mantıkî olarak analiz edilmeye
başlandığında, ilk olarak, mesela buji kablolarının çıkmış olabileceği düşünülür. Kabloların sağlam olduğu
görülünce sebep analizleri devam eder ve başka sebepler düşünülür. Fakat yeni sebeplendirmelerin her
başarısızlığında mantık ve akılcılık oranı gittikçe düşer ve nihayet insan kendi kendine veya otomobille konuşmaya
başlar, sonunda çaresizlik içinde araçla kavga etmeye ve ona bir yumruk indirmeye kadar işi vardırabilir. Çağrılan
tamirci kirlenmiş olan bujileri temizleyerek motoru çalıştırdıktan sonra gerçek sebebin ne kadar basit olduğu fark
edilir. Problemin sebebi keşfedildiğinde, çözümü genellikle çok kolay ve basittir.
Sebepleri analiz etmenin, sebeplerden sonuca ve sonuçtan sebebe gitmek şeklinde iki temel yaklaşımı veya
metodu vardır. Örnek olarak ensülinin diyabetik semptomları düşürmesini her iki metodu kullanarak açıklayalım.
Birinci metoda göre şartlar zinciri veya bir zincirleme reaksiyonun nasıl meydana geldiği ve sonucun nasıl üretildiği
anlatılmaktadır. Ensülinin enjekte edilmesi, kan hücrelerinin şeker ihtivasını artırmakta, böylece zarar gören
bölgeler için daha fazla kan şekeri sağlanmakta ve sonuç olarak müşahede edilen biyolojik hata giderilmektedir.
Sebep sonuç zinciriyle, belli bir sebebin belli bir sonucu nasıl ürettiği ortaya konmaktadır. İkinci metoda göre,
ensülin almakla diyabetik belirtilerin düştüğü gösterilir. Bunu ortaya koymak için hastanın ensülin aldığında
diyabetik semptomlarının düştüğü belirlenir. Bu metotta, semptomların neden ortadan kalktığı bilinmemektedir,
fakat sonuç kesindir. Her iki metotta kullanışlı ve tatminkardır, ancak birlikte kullanıldıkları taktirde daha kesin ve
etkilidir. Aşağıda her iki metot da sınıflandırılarak açıklanmaktadır.
I) Sebeplerden sonuca gitme metodu: Sebebin, belli bir sonucu nasıl ve niçin ürettiğini tasvir edilerek
açıklanmaktadır. Bu durumda müşahede edilen problem ya geriye doğru sebepler zinciri kurularak ya da sebepleri
listelenerek açıklanır. Aşağıda her iki durum da örneklerle izah edilmektedir.35
Sebepler Zinciri: Belli bir sebep belli bir sonucu üretmektedir. Bu sonuç da daha sonraki bir başka sonucu
üretmekte ve sebepler zinciri, ortaya konmak istenen sonuca kadar uzanmaktadır. Böylece problemin dayandığı ya
da çözülmek istenen sebepler tespit edilmiş olmaktadır. Aşağıdaki örnekte, (A) çözümü istenen problemi, (Z) ise
problemi doğuran sebebi temsil etmektedir. Fakat (A) problemini çözmek için sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine
bağlı aradaki tüm sebepleri (B, C,…X, Y) ortadan kaldırarak (Z) sebebine ulaşmak gerekmektedir.
Sebep-sonuç zinciri:
Sebep
A————————————->Z
Çünkü;
A—-> B—-> C…. X—-> Y—-> Z
Çoklu Sebepleri Listelemek: Bazı olaylar basit veya tek bir sebeple açıklanamamakta birinci dereceden ve
doğrudan etkili pek çok neden sayılabilmektedir. Bu durumda sebeplerden birini seçerek geriye doğru nedensellik
bağını açıklamak yerine, sebeplerin tümünü listelemek daha anlamlıdır. Aşağıdaki örnekte Atina medeniyetinin
çökmesi bir sebepler listesiyle açıklanmaktadır.
Çoklu Sebepler:
Atina Medeniyetinin Çöküşü:
|—-> Savaş
|—-> Fuhuş
|—-> Romanın Birliği
|—-> Kaynakların Tükenmesi
II.) Sonuçtan sebeplere gitme metodu: Sebep ve sonucun birbiriyle ilgili veya birleşmiş olduğunu göstererek
bir sebebin etkinliği açıklanmaktadır. Bu metot, yine kendi içinde yer alan aşağıdaki üç ayrı grupta
değerlendirilebilir.36
a)Uyuşma – Birleşme Metodu: Bu metodu bir örnek ile açıklayalım. Bir gurup insanın mide sancısından
şikayet ettiğini varsayalım. Sancının sebebini tespit için grubun tümünün de yaptıklarındanortak olan bir şeyin
bulunması gerekmektedir. Mide ağrısı söz konusu olduğu için gıda ile ilgili bir araştırma yapılmalıdır. Önce nerede
yemek yedikleri soruşturulabilir. Aynı lokanta yediklerini öğrenmek sürpriz olmaz. Sonra ne yediklerine bakılarak
mesela, bir kısmının hamburger diğerlerinin ise sosisli sandviç yedikleri belirlenir. Bu durumda tekrar her
üyeninortak tarafı aranarak, hepsinin de, mesela hardal, yemiş olduğu bulunur. Bunun üzerine hardaldaki bir
maddenin midelerini bozmuş olduğuna dair bir hipotez geliştirilir. Buna göre yapmış oldukları ortak (uyuşan) bir
şey midelerindeki ağrının sebebidir. Uyuşma metodu kısaca, “ her ne zaman tespit edilmiş bir sebep mevcutsa,
onunla ilgili sonuç vuku bulur” şeklinde ifade edilebilir. Mesela belli bir faktörün suça sebep olduğunu göstermek
için, o faktörün olduğu olaylarda suçun da bulunduğu işaret edilir. Her ne zaman öğretim yükü azaltılırsa daha iyi
bir eğitim sonucu alınmaktadır. Bu örneklerde fark edildiği gibi uyuşma metodunda sebep ve sonuç daima bir arada
görülmektedir. Bundan dolayı sebep (faktör) ve sonuç birleşmektedir. Ancak bu metodun da bazı zorlukları vardır
ve tümdengelim metodundaki mantık hatasıyla karıştırılmamalıdır. “Midem ağrıyorsa hardal yemiş olmalıyım”
şeklindeki bir çıkarsama yanlıştır. Ayrıca aynı hardaldan yiyen herkesin de mutlaka midesi ağrıyacak ş eklindeki
çıkarsama da yanlıştır. Çünkü sonucu meydana getiren faktörler değişebilmektedir. Aşağıdaki örnekte, değişik
içkilerle birlikte su içilmekte ve vücutta toksik zehirlenme gözlemlenmektedir. Bu durumda ortak faktör sudur.
Başka bir deyişle, aynı sonucun bulunduğu her yerde su da vardır. O halde “ su toksik etkiye sebep olmaktadır”
şeklinde bir hipotez üretmek gerekir ki bu yanlış olur.
viski + su = toksik etki
cin + su = toksik etki
bira + su = toksik etki
şarap + su = toksik etki
b)Fark Metodu: Yukarıdaki yanlışlığın olmaması için analizin doğruluğuna ve mantık hatalarına dikkat
edilmelidir. Bu da fark metodu kullanılarak yapılmaktadır. Fark metodu yukarıdaki örnek kullanılarak şöyle
açıklanabilir: Su hariç tutularak toksik etkinin olup olmadığını incelenir. Su olmadığı halde toksik etki hala varsa,
sebep olarak viski, cin, şarap ve biradaki ortak olan başka bir faktör olduğu sonucuna varılır. Çünkü, sebep mevcut
değilse, sonuç da olmamalıdır; eğer sonuç mevcut değilse, sebep de bulunmamalıdır. Uyuşma metodunun
eksikliklerine bir başka açıklayıcı örnek açlık konusunda verilebilir. Açlık sebebiyle midenin büzüldüğü
müşahedeyle tespit edilebilir. Bunun için mideye bir balon yerleştirilerek şişirilir ve daha sonra bir göstergeye
bağlanarak denek açlık hissettiğinde, göstergedeki artan basınçla midenin büzüldüğü gözlemlenebilir. Bu durumda
birleşme metoduna göre sebep ile sonuç arasında illiyet bağı vardır. Oysa bu deney geliştirilerek midesi alınmış
insanlar incelendiğinde, onların da açlık hissettiği bulunabilir. Böylece mide büzülmesi ile açlık arasındaki illiyet
bağının olmadığı, birleşme metoduyla önerilen bir ilişkinin bulunmadığı ortaya çıkar. Eğer uyuşma metodu her
zaman doğru olsaydı, midenin büzülmesi sonucu açlık sebebinden bağımsız olurdu. Ayrıca, iddia edilen sebebin
gerçek olmadığı placebo kullanılarak da gösterilebilir. Eğer ilaç verilenlerle placebo verilenler arasında bir fark
yoksa, iddia edilen sebep geçersizdir. Kısaca, sebep, sonuçtan bağımsız olmalıdır. Sebep, sonucun ayrılmaz bir
parçası olmamalıdır. Sebep bağımsız bir değişken olmalıdır. Sebep sonucun tabii bir parçası olduğu taktirde başlı
başına bir sebep olarak başka sonuçların teşekkülünde rol sahibi olamamaktadır.
c)Karşılıklı İlişki Metodu: Bu metot, karşılıklı bir ilişki ve denge esasına bağlıdır. Temel faraziyesi, “ çok
miktarda sebep varsa, çok miktarda da sonuç olmalıdır; az miktarda sebep varsa, az miktarda sonuç olmalıdır”
şeklinde formüle edilebilir. Yukarıdaki hardal örneği bu metoda göre tekrar kullanılırsa, “ fazla hardal yiyen kişi
daha çok hastadır, az hardal yiyen ise daha az hastadır” sonucuna varılır. Eğitim ve gelir ilişkisinde öğrenim
hayatında daha başarılı öğrenci daha çok para kazanır, daha az başarılı öğrenci daha az para kazanır denebilir. Bu
durumda, daha çok para kazanan daha iyi bir öğrenci olur. Sebep ile sonuç arasında birbirlerini üretmeleri şeklinde
karşılıklı bir ilişki söz konusu olmaktadır. Bu metodun da tehlikeli ve hatalı tarafları vardır. Birinci hata, iki şeyin
birbirine nedensel olarak bağlı olmadığı halde niteliksel olarak ilişkili olabilmesidir. Mesela iki ayrı saat, yapısal
olarak birbirinin aynıdır, fakat sebep olarak birbirlerini etkilememektedirler. İkinci hata, karşılıklı ilişkiyi
yorumlamada ortaya çıkmaktadır. Mesela sosyologlar, çocuklardaki sosyal davranış bozukluklarının, sanıldığının
aksine, okudukları çizgi romanların bir sonucu değil, aslında davranış bozukluklarından dolayı bu romanları
okuduklarını ortaya koymuşlardır. Üçüncü tehlike, görülen karşılıklı ilişkinin tesadüfî veya kazayla olmasıdır.
Problemlerin sebeplerinin analizinde ve ortadan kaldırılmasındaki başarısızlığın maliyeti büyük olmaktadır.
Sık sık düşülen bir hata problemi çözmek için problemlerin semptomlarını iyileştirmeye çalışmaktır. Problemin
belirtilerini çözmek, problemin kendisini çözmek değildir. Orijinal sebep, problem üretmeye devam etmektedir. Bu
durumda problemin sebebini bulmak ve ortadan kaldırmayı öğrenmek mecburiyeti vardır. Hatta bazen problemin
semptomlarını iyileştirmeye karar verilse bile, sebebin ne olduğunu bilmeden veya idrak etmeden böyle bir seçim
yapmak mümkün olmaz. Sebep öğrenildikten sonra ortadan kaldırılmaması gerektiği veya kaldırılamayacağı
anlaşılabilir. Bu sebeple problem çözümü analizle başlamakta ve sebepten sonuca veya sonuçtan sebebe giden
teknikler kullanılmaktadır.
B.ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, VARSAYIMLARI VE SINIRLILIKLARI
Amacı.
Yukarıda işaret edilen genel sebeplerinin yanı sıra, araştırmacının bu araştırmayı yapmak için kendisine has
özel nedenleri ve problem konusunda belirlediği sebepleri vardır. Çalışmayı meydana getiren bu Orijinal hususların
ortaya konması gerekmektedir.
Önemi
Amaçlanan araştırmanın, ilgili branşın (bilim dalının) alanına olan katkısı veya bu dal için öneminin ne
olduğu belirlenir.
Sınırları
Araştırmanın sınırları. Kullanılan genel (mesela genel bir sosyoloji teorisi olan yapısalcı) teoriler ve bu
araştırmaya has özel teoriler ne ölçüde veya ne şekilde kullanılmıştır? Mesela yazar bu çalışmasında sosyal
psikolojiyi de kısmen kullanmış olabilir. Bu kısmîliğin sınırlarının da çizilmesi gerekmektedir. Hangi konuların
hangi gerekçelerle araştırma kapsamı dışında tutulduğu belirtilmelidir.
C. ARAŞTIRMADA KULLANILAN TEMEL KAVRAMLARIN TANIMLANMASI
Konu hakkında arka plan (bekraund) enformasyonu bulunarak kavramlarla ilgili terminoloji
tanımlanmaktadır. Ansiklopediler veya genel kaynaklardaki bilgiler hazırlık amacıyla kullanılabilir. Bu aşamada
konu veya tez, ana noktaları ortaya koyucu tarzda özet bir ifade haline getirilebilmektedir. Bu işlemden sonra konu
sınırlanarak yeniden tanımlanmalıdır. Mesela, çevre kirliliğiyle ilgili bir konunun sınırlandırılması kimyasal
atıkların deniz suyunu kirletmesi şeklinde yapılabilir. Bu aynı zamanda ele alınan problemi bir yönüyle ortaya
koyma anlamını da taşımaktadır. Konu belli bir çerçeve ile sınırlandırılmalı fakat derinliğine ele alınmalıdır.37
Düşünürken veya bir konuyu ifade ederken, aslında söz konusu olan eylemin eldeki standartlara göre geniş
anlamıyla bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Başka bir deyişle elde, standartlaşmış ve somutlaşmış bir ölçü
bulunmaktadır. Değerler ise daha önceki tecrübelerle sağlanmış olan bir grup standartlardır. Tercihler, bilinçli veya
bilinçsiz olarak bu standartların üzerinde ve yine aynı standartları kullanarak yapılmaktadır. Bu nedenle herhangi
bir objeyi algılarken veya değerlendirirken, başka bir deyişle düşünürken, yapılan eylem aslında birtanım lamadır.
O bakımdan, nasıl düşünüldüğünü fark etmek için bir konu üzerinde çalışmaya başlarken, nasıl tanımlama
yapılacağının da açıklanması gerekmektedir. Sosyal bilimlerde Aristocu, Platocu ve Operasyonel olmak üzere üç
tür tanımlama ele alınmaktadır.38
Aristocu tanımlama, eşyaları uygun kategorilere koyup sınıflandırarak yapılmaktadır. Esasen her şey mutlak
varlığın parçalarıdır.39 Bu sebeple bir şeyi belirlerken onu tasnif etmek gerekmektedir. Bir terimi tanımlarken de
mutlaka onun en azından iki sınıflandırılması yapılmalıdır. Birincisi, terimi büyük veyagenel bir sınıfa veya guruba
yerleştirmektir. Fakat bu tek başına yetmemektedir. Mesela, bir daireyi tanımlarken ‘kapalı bir eğri çizgi’ diyebiliriz.
Çünkü, tanıma uyan başka şekiller de, mesela elips, vardır. Bu sebeple daha ileri gitmeli ve tanımlanan terimin
genel sınıflandırmanın öteki üyelerinden nasıl ayrıldığı da gösterilmelidir. Bunu başka bir sınıfı daha ekleyerek
yapmak mümkün olmaktadır. Buna şekil, tür, dış görünüm veyaçeşit denir. İkinci sınıflandırma daha özel ve dardır.
Bir daireyi tanımlarken, ‘kapalı bir eğri çizgi’ sınıflamasına ek olarak, ‘merkezden eşit uzaklıklardaki noktaların
oluşturduğu çizgi’ deyimitür olarak getirilir. Bir tanımlama, ihtiyaç duyulduğu kadar alttürlere (sınıflamalara) sahip
olabilir. Ancak, anlamayı kolaylaştırıcı ve mümkün olan en az sayıda sınıflandırma olmalıdır. Kısaca Aristo’nun
metodu, genelden özele giden bir sınıflandırma yapmaktır. Mesela, oturulan sandalyeyi tarif ederken, önce mobilya
sınıfı, sonra tahta mobilya, tek kişilik tahta mobilya, vs… şeklinde çeşitli sınıflamalar yaparak sadece belli bir
sandalye kalıncaya, başka hiçbir sınıflandırma imkanı kalmayıncaya kadar devam ederek ort aya çıkanlar işaret
edilmelidir. Bu metot esasen tümdengelim metodudur.40
Plato’ya göre ise iki ayrı varlık alemi vardır. İlk alem, normal olarak algılanan günlük dünyadır. Bu dünyayı
görülmekte, hissedilmekte, duyulmakta ve bu nedenleduyular la algılanan dünya olarak adlandırılmaktadır. Diğer
alem, ideler dünyası, daha temel ve daha önemlidir. Bu alemde, duyular aleminde algılanan her objenin veya her
idenin modeli veya orijinal numunesi bulunmaktadır. Mesela, ideler dünyasındaki sandalye bir modeldir, duyular
dünyasındaki bütün sandalyeler ise sadece bu modelin birer taklididir veya benzeridirler. İdeler dünyasındaki
orijinal model mükemmeldir ve dünyadaki her şey bu mükemmeliyeti yakalamaya çalışmaktadır. Tıpkı oturulan
sandalyenin, sandalye idesinin sadece mükemmel olmayan bir taklidi oluşu gibi dünyevi objeler mükemmel
olmayan taklitlerdir Kısaca, bir idealler alemi vardır bir de somut alem. Bu somut alemi somut olarak hissederiz.
Somut alemdeki her şey ideal alemdeki idealin birer eksik (yani ideal olmayan) taklidinden ibarettir. Derin ve en
kullanışlı bilgi ideler aleminden gelmektedir. Mesela, özgürlük dünyada sınırlı ve eksiktir. Hepimiz evrenin
kanunlarına ve şartlarına bağlıyızdır. Özgürlüğü anlamak için mevcut dünyamızdaki kusurlu taklitlerden
kurtulmamız gerekir. Böylelikle bir kere özgürlüğü anlarsak onu nasıl elde edebileceğimizi de anlayabiliriz. İdeler
alemindeki gerçek bilgiye sahip olmadan veya sadece duyular alemindeki taklit bilgiye sahip olarak özgürlüğü, ona
sahip olmayı ve korumayı çok az anlayabiliriz. Böylece bir Platocu tanımlama saf ve mükemmel ideyi ortaya
koymaya teşebbüs etmektedir. Böyle bir tanımlama bir kere ortaya konduğunda artık zaman ve mekan dışılıktan
uzak, gerçek ve tam bir tanımlama yapılmış olur. Ancak, her şeyin tabiatı değiştiğinden dolayı böylesi mükemmel
bir tanımı zaman ve mekan üstü olarak ortaya koymak mümkün değildir. Ayrıca her şey de, mesela elektrik, ideler
aleminde yoktur.41 Alfred Weber, Platocu ve Aristocu felsefeleri maddenin inkarı ve düşüncenin ilahlaştırılması
olarak eleştirmektedir.42
Operasyonel (Fiili, işlemci) tanımlama ise, yukarıdaki her iki tanımlama metodunun da kullanılamadığı
durumlarda yapılması gereken tanımdır. Mesela, psikolojiyi tanımlarken, Platocu açıdan psikoloji idesi ortaya
konulamamaktadır. Ayrıca psikolojiyi net kategorilere de koymak veya ayırmak da mümkün değildir, eğer teşebbüs
edilirse bazı yaklaşımlar veya gelecekteki yaklaşımlar göz ardı edilmiş olur. Bu sebeplerden dolayı bazı durumlarda
operasyonel tanımlama yapılmaktadır. Bu tür durumlarda, bir şey zamansız ve mekansız bir hale konamıyorsa
(Platocu), öte yandan katı ve net bir kategoriye de konamıyorsa (Aristocu), yapılacak olan bir şeyi yaptıklarıyla,
sahip olduklarıyla, tutum ve davranışlarıyla kısaca olduğu şekliyle tarif etmek gerekmektedir ve buna da
operasyonel tanımlama denir. Mesela, operasyonel tanımlamayla psikolojiyi tarif ederken, kendini psikolog olarak
adlandıran insanların psikoloji olarak adlandırdıkları çalışmalarda ne yaptıklarını tasvir ederek bir tari f
yapılabilmektedir. Elektriği operasyonel metotla tarif ederken de, sadece onun ne yaptığını söyleyerek tanımlamak
gerekmektedir, çünkü henüz tabiatı da idesi de anlaşılmış değildir.
Operasyonel tanımlama, bir bakıma Platocu ve Aristocu konseptlerin zıddıdır. Bir şeyin ne değişmez idesini
ortaya koymakta ne de sını flandırmakta, pragmatistlerin “ bir şey nasılsa öyledir, başka bir şey değildir” fikrini takip
etmektedir. Bu nedenle operasyonel tanımlamada, tanımlanan şeyin reaksiyonlarının veya insan onu kullandığında
ne yaptığının açıklanması mecburiyeti vardır. Bu nedenle operasyonel tanımlama daha şartlı ve deneyseldir.
Bu sebeplerden dolayı bir terim hakkında çalışmaya başlarken ilk olarak Plato’nun işaret ettiği şekilde
terimin idesi ifade edilmeli ve sonra Aristo’nun tercih ettiği gibi ana türlere ve alt gruplara doğru sınıflandırmalıdır.
Daha sonra eğer bu kombinasyon tanımlama tekniğini kullanmak mümkün değilse operasyonel tanımlama -çok
dikkatlice- yapılmalıdır.43
İyi bir tanımlama, olgunun tüm karakteristiklerini kapsamalı, ilgisiz veya tesadüfi karakteristiklerden uzak ve
kullanılan kelimeler, kavramlar, fikirler anlaşılır ve bilinir olmalıdır. “Budizm, Buda’nın öğretisine dayalı dindir”
tarifindeki Buda’nın öğretisinin ne olduğu bilinmediği için tanım hatalıdır. Ayrıca sandalyeyi tarif ederken “ ağaçtan
yapılma mobilya” gibi karakteristik bir ifade kullanılmalıdır. Çünkü metalden imal edilmiş sandalyeler de vardır.
Kısaca bir tanım yapılırken konuyla ilgili en önemli karakteristikler tanıma katılmalı, yüzeysellikten kaçınmalıdır.
İlgisiz veya genel özelliğinden olmayan karakteristikler ve anlamı açık olmayan terimler taşımamalıdır.44
Yapılmış olan bir tanımı desteklemek de, tanımın doğruluğu açısından önemlidir. Tanımı yapılan konuyu
açıklamak için mümkün olduğu kadar net destekleme verileri kullanılmalı ve ilgili olan sınıfa konmalıdır. Tanım
desteği için aşağıdaki prensiplere dikkat edilmelidir.
1.Örneklendirme: tanım için çok sayıda örnek verilmelidir ve mümkün olduğu kadar net ve çeşitli olmalıdır.
2.Zıddını gösterme: konunun neolmadığını göstermek için negatif örnekler vermelidir.
3.Benzetme yapılması: Sözlü veya şekilli benzetmeler konunun anlaşılmasına yardım etmektedir.
4.Tekrarlama ve tekrar ifade etme: Tarifler yenilenerek ifade edilmeli veya sık sık kullanılmalıdır.
5.Bölme: Bir konunun parçalarına veya unsurlarına bölünmesi rahat anlaşılmasını sağlamaktadır. Ancak bir
fayda veya netleştirme sağlamayacaksa bölünmemelidir.
6.Eşanlamının kullanılması: Bir kavramın eş anlamının kullanılması anlaşılmayı kolaylaştırmaktadır, fakat
işaret edilmek istenen anlamı iyi ifade etmiyorsa kullanılmamalıdır.
7.Etimoloji: Genellikle etimoloji zayıf bir yardımcı olmakla beraber, kelimenin orijinal anlamı veya başka
dillerdeki anlamı verildiği takdirde bir konsept daha rahat anlaşılabilmektedir.
Kısaca üç tür tanımlamadan ilki olan Platonik tanımlama, herhangi bir terimin idealinin ifade edilmesi;
ikincisi Aristocu tanımlama, terimleri büyük bir guruba koyarak ve gurubun diğer üyelerinden nasıl ayrıldığını daha
alt gruplara ayırarak gösteren bir sınıflandırılması; son olarak operasyonel tanımlama ise bir terimi yaptıklarıyla
veya insanların onu uygulamak veya takip etmekle ne yaptıklarını belirtmek şeklinde açıklanabilmektedir
D.YÖNTEM
Bu bölümde, çalışmada kullanılacak olan yaklaşımın veya metodolojinin tam bir tasviri yapılmaktadır. Esas
amaç, kullanılan metot takip edilerek araştırmanın aynısının tekrarlanabilmesidir. Bu bakımdan metodoloji kısmı
çalışmanın en önemli safhalarından biridir. Bilimsel bilginin temeli olan tekrar edilebilirlik şartını sağlamaktadır.
Tıpkı bir yemek tarifinde olduğu gibi, yapılan çalışma bu bölümde tüm ayrıntılarıyla açıklanır.
Bu bölümde araştırmada kullanılacak olan değişkenler ve araçlar seçilerek geliştirilir. Veriler toplanarak
aralarındaki ilişkiler kurulur. Söz konusu araştırma için hangi metodun, hangi sebeple seçildiğinin açıklanması
gerekmektedir. Aşağıdaki araştırma metotlarından biri veya birkaç tanesi birleştirilerek kullanılabilir.45
Sörvey ve Anket Araştırması
Sayısal (veriye dayalı) araştırma metotlarından biridir. Sörvey araştırmasında üç metodolojik saha birlikte
kullanılır. Bunlar anket, soru düzenleme ve mülakattır.46 Sörveyde bir araya getirildiğinde araştırmacının aradığı
yapıları (veya ilişkileri) ifade edebilecek belirli sorular sorulur. Sörvey araştırması bittiğinde araştırmacı, incelediği
davranış (veya fenomeni), anketten aldığı cevaplara göre analiz edebilir ve böylece anlayabilir. Sörvey
araştırmasının yazılı anket, gözlemci anket, postayla anket, şahıslarla yapılan görüşme, telefonla görüşme gibi bir
çok türü vardır.47
Sörvey araştırması, bir araya getirilip değerlendirildiğinde, incelenen konunun yapısını temsil eden bir
görünümü ortaya çıkaracak şekilde belirlenmiş soruların sorulmasına dayalı bir metottur. İncelenen fenomen belirli
unsurların parçalarına (sorulara) bölünür. Bunların her biri, fenomeni anlamak için (tüm tabloyu görmek için)
gerekli olan parçalardır. Açık ve tüm bir resim ancak resmin tüm parçaları varsa ve hepsi de doğru yere
yerleştirilmişse görülebilir. Mesela, Avusturya’daki Türk işçileri hakkında yapılmış bir araştırmada, yerli halkın
Türk toplumuna karşı tutumları anket sorularıyla anlaşılmaya çalışılmaktadır. Sorulardan biri Avusturyalıların Türk
işçilerine kendi vatandaşları gibi davranıp davranmadıklarıyla, diğeri ise yabancı işçilerden en çok hangilerine
yakınlık gösterdikleri ile ilgilidir. İlk soruya %37 evet cevabı, ikinci soruya ise %21 Türk işçilerine yakınlık
gösterildiği cevabı verilmiştir.48 Her iki cevap da %15’lik bir farkla ölçümü amaçlanan olguyu yaklaşık olarak teyit
etmektedirler. Buradan anlaşılan sonuç, araştırmanın yapıldığı dönemde ve yerde Türk toplumunun en az dörtte
birinin yerli halkın kendilerine iyi davrandığını düşündükleridir.
Sörvey araştırmasında aşağıdaki safhalar sırasıyla uygulanır:
1. Değişkenleri kullanmaya hazır (operasyonel) hale getirmek. Anket veya diğer hazırlayıcı araçları
geliştirilerek uygulamaya hazır bir hale sokulur.
2. Ölçülmek istenen ana konseptler seçilir. Her biri için birer ”işlem (kullanım) tanımı”yapılı r.
3. Tanım için uygun olan ”göstergeler dizisi” belirlenir.
4. İncelenecek veriler veya göstergeler için bir dizi soru geliştirilir. Bu soruların, toplanan verilerin araştırma
ile doğrudan ilgisine çok dikkat edilmelidir.
5. Hazırlanan sorular (anket veya veri elde etme soruları) birkaç kişi üzerinde denenir (ön test).
6. Sonuçlar analiz edilerek bulgular ışığında anket veya araştırma soruları rafine edilir. İşlenerek inceltilir ve
anlam ifade eden mamul bir hale getirilir. Eğer ikinci elden veriler kullanılıyorsa, kullanılan kaynak, mevcut
problemler ve araştırmaya uygunluğu ve bağlantısı gösterilir. Verilerin güvenilir olduğunun nasıl tespit edildiği
işaret edilir.
Bundan sonraki safha araştırma sonuçlarının alınması ve yazılmasıdır. Önceki çalışmalar sonucu elde edilen
bilgilerin bir rapor haline dönüştürülmesi aşamasıdır. Metin özlü bir şekilde yazılır. Teknik malzemeler ise ekte
verilir.
Gözlem Araştırması
Çoğu kere insan davranışları veya bir fenomen ankette olduğu gibi bir sorular zincirine dayalı olarak elde
edilmiş cevapların analizinden anlaşılamaz. Bazı fenomenler, insan davranışlarının kendi tabii sosyal çevresindeki
etkileşiminin gözlemlenmesiyle anlaşılabilir. Böyle bir durumda gözlem araştırması yapmak gerekmektedir.
Gözlem veya s aha araştırması en yalın anlamıyla bilgi toplamak demektir. Araştırmacının bir sosyal gurubun
içine girerek, nasıl fonksiyonel olduğunu, kurumlarının neler olduğunu ve hangi değerlere sahip olduğunu görmesi
demektir. Daha sonra bir açıklama sistemi kurarak gördüklerini bilimsel çevreye aktarır.
Esasen tüm bilimsel araştırmalar birer gözlemdir. Fen bilimlerine ait laboratuar şartlarında da gözlem
yapılmakta, sosyolojinin laboratuarı olan sosyal dünyada da gözlem yapılmaktadır. Bununla birlikte geliştirilen
metodolojik teknikler sınıflarda veya özel olarak teşekkül ettirilmiş laboratuar şartlarında sosyolojik ve sosyal
psikolojik deneylerin yapılmasını mümkün kılmaktadır. Özellikle grup dinamiklerinin ölçüldüğü küçük ölçekli
düzenlenmektedir. Ancak deneye katılanlar, deneyin farkında olduklarından dolayı iradi faktörlerini devreye
sokarak davranışlarını değiştirebilmektedirler. Bu problem esasen diğer tekniklerde de söz konusudur. Mesela anket
sorularına verilen cevaplarda da iradi bir modifikasyon olabilir. Bu bakımdan araştırmalardaki değişken miktarını
mümkün olduğu kadar sınırlı tutmak gerekmektedir. Böylece bir araştırmanın başarısı ve doğruluğu değişken
sayısının azlığıyla orantılı olmaktadır. Ne kadar az değişken olursa hara riski o kadar azalmaktadır.
Etnografik araştırma, katılımcı gözlem adıyla da bilinen Niteliksel (niteliksel) bir araştırma metodudur. Bu
araştırmada sosyolog, insanları ve davranışlarını tabii şekliyle gözlemlemek için alana (gerçek dünyaya) iner. Anket
kullanılmaz, formel bir sorgulama veya görüşme yapılmaz. Herhangi bir deneysel çevre kurgulanmaz ve
gözlemlenen olguya müdahale edilmez.
Gözlem grubuna giren bir başka tür de ekolojik araştırmadır. Sosyoloji araştırmanın ekolojik metotları
özellikle sosyal yapı haritası çıkarılmak için kullanılmaktadır. Mesela, nüfusun mesleklere, sanayiye, suç
oranlarına, aile yapılarına, psikolojik bozukluklara veya etnikliğe göre coğrafî bölgelerdeki dağılımı tespit edilir.
Kısaca belli bir coğrafî bölgenin sosyolojik özellikleri ortaya konulmaktadır.
İçerik Araştırması
Bazen sosyologlar insan davranışlarını ve hareketlerini incelemek yerine somut kültürün bir kısım
unsurlarını incelerler. Bunlar önemli kitaplar, dergiler, gazeteler, mektuplar, televizyon, filim, müzik videoları,
şarkılar, reklamlar vs. gibi kaynaklardır. İçerik araştırması, yazılı veya sözlü malzemenin sistematik olarak
incelenmesi tekniğidir.49 Öte yandan istatistik veriler de bir toplumun ne olduğunu yansıtan rakamlardır. Bunlar
incelenerek mevcut şartlar, tutumlar, yönelimler, eğilimler, değişmeler ve toplumun diğer özellikleri ortaya
konabilmektedir. İçerik araştırmalarında çeşitli bilim dallarına göre farklı araştırma metot ve teknikleri
kullanılabilmektedir. Genel olarak araştırmacının yaptığı çalışma ile ilgili olarak kullandığı teoriye bağlı bir objektif
yorum ve çıkarsama amaçlanmaktadır. İçerik araştırması yapılan metnin muhteviyatı objektif, nicel ve sistematik
olarak belirlenmektedir. Sosyal psikolojideki içerik analizleri söylemin görünen veya ilk bakışta algılanan içeriği
yerine, gizli içeriğini ortaya çıkarmayı hedeflemektedirler. Araştırmacının yorum ve çıkarsamalarına dayandığı için
sübjektif yanlar taşımaktadırlar.50 İçerik araştırmaları belli hipotezler doğrultusunda yazılı bilgiler üzerinde yapılan
araştırma türü olarak özetlenebilir.
E.ARAŞTIRMA MODELİ
Aşağıda, bir sosyolojik düşünme modeli kullanılarak mobilitenin akrabalık bağlarını nasıl etkilediği örnek
olarak incelenmektedir.51 Modelin ana safhaları sırasıyla:
1.Problemin müşahedesi,
2.Konunun sosyolojik kavramlarla ele alınabilirliği ve problematik olması,
3.Literatürün gözden geçirilmesi,
4.Hipotezlerin kurulması,
5.Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesi,
6.Uygun araştırma tekniği kullanılarak veri toplanması,
7.Verilerin yorumlanması ve sonucun çıkarılmasıdır.
Problemin belirlenmesinden itibaren yukarıdaki safhalarla akrabalık bağı konusunu inceleyelim.
1. Problemin müşahedesi. Bu ilk safhada araştırmaya konu olan problem herhangi bir şekilde ortaya
çıkmaktadır. Mesela araştırmacının, ailesinden birinin başka bir şehre göç etmesiyle ya da bir roman, gazete veya
sosyoloji kitabı okurken akrabalık ilişkilerinin ne olacağı dikkatini çekmiş olabilir. Bu durumda ortaya çıkan
sorunun cevaplandırılması için bir araştırmanın düzenlenmesi gerekmektedir.
2. Konunun sosyolojik kavramlarla ele alınabilirliği ve problematik olması. Merakın kaynağı ne olursa
olsun, iki kriter sağlandığı takdirde herhangi bir konu hakkında sosyolojik araştırma yapılabilir. İlk kriter konunun
sosyolojik olarak tartışılabilir olmasıdır. Bu kriter nadiren bir problemdir çünkü hemen hemen her şey bu kritere
uymaktadır. Ancak, temkinli hareket etmek için ilgilenilen konunun yaygın sosyolojik değişkenler ve kavramlarla
değerlendirilebildiği kontrol edilmelidir. Mesela sosyal yapı, cinsiyet, kültür, sosyal proses, vs gibi sosyolojik
kavramlarla konu değerlendirilerek başka bir branşın sahasına kayılması önlenir. İkinci kriter ise konunun
problematik olmasıdır. Bu husus hem çok önemli hem de çok daha zordur. Buradaki problematik kelimesi, çocuk
suçluluğu, ya da uyuşturucu alışkanlığı gibi herhangi bir sosyal problem anlamında kullanılmamaktadır.
Problematiğin anahtarıbelirsizliktir. Bir konu belirsizse, aynı zamanda problematiktir. Ya da soruya verilen cevaplar
birbirinden çok farklı olabilir. Belli bir konu hakkında bir tek mümkün, makul ve mantıkî bir cevaptan başka bir
açıklama düşünülemiyorsa problematik yoktur. Ancak, birkaç cevabın doğru olabileceği belirlenmişse
problematikten söz edilebilir ve bir araştırma konusu olarak alınabilir. Aksi takdirde yapılan çalışma net ve kesin
olan bir şeyi gösterme veya tasvir etme eylemi olur ki bunun halihazırdaki bilgi birikimimize veya problemin
çözümüne bir katkısı yoktur. Bir konuyu problematik hale dönüştürmek için kültürel şartlara, sosyal beklentilere ve
kurallara uyma eğilimi normal görülmemeli ve problematik olarak ele alınmalıdır.52 Bunların hepsi göründükler
gibi kabul edilmeyerek açıklanması veya keşfedilmesi gereken olgulardır. Toplum büyük bir organizma gibi
düşünülerek orada müşahede edilen her unsurun bilim adamı tarafından keş fedilmesi gereken bir problematik
olduğu kabul edilmelidir. Bir konunun problematiğini keşfetmek, genellikle, o konu hakkında okumakla sağlanır.
Başka pratik yollar da vardır. Mesela bir şeyin zaman içinde ya da mekana veya guruba göre nasıl değiştiğini
sorgulayarak herhangi bir konunun problematiğe dönüşmesi sağlanabilir.
Örneği kullanarak her iki kriteri biraz daha açıklamak mümkündür. Mobilitenin akrabalık ilişkilerini
etkilemesi konusunda, hem sosyolojik hem de problematik olma kriterleri kolaylıkla gerçekleşmektedir. Hatta
sadece yeni bir yere taşındıktan sonra akrabalık ilişkilerinin nasıl olacağını göstermeyi amaçlamak bile, konunun
problematik olması için yeterli bir sebeptir. Yeni bir zaman diliminin ve yeni bir mekanın, yeni ilişkileri söz konusu
etmesi nedeniyle akrabalık ilişkilerindeki bulguların farklı olacağı açıktır. Fakat değişmeden sonraki bulguların
neler olacağı açık ve net değildir. İşte tam manasıyla problematikten kastedilen şey budur. Öte yandan konunun
sosyolojik olması için kullanılan kavramlar da değerlendirilmektedir. Mesela örnek çalışmada kullanılmakta olan
mobilite kavramı tartışılarak netleştirilmelidir. Sosyal mobilitenin coğrafî mobiliteden farklı bir şey olduğu, ikisinin
de bir arada bulunma mecburiyetlerinin olmadığı ve her birinin akrabalık ilişkilerine kendine has etkilerinin söz
konusu olduğu ortaya konulmalıdır. Öte yandan mobilitenin yönü bağımlı değişkene göre farklı da olabilmektedir.
Mesela meslekî mobilite terimleriyle ifade edildiğinde, başarı yukarıya doğru, başarısızlık ise aşağıya doğru bir
hareketlilik anlamını kazanabilmektedir. Coğrafi mobilite terimleriyle ifade edildiğinde ise uzak ve kısa mesafeli
mobiliteler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Mesela bir üst sokağa taşınmakla bir başka şehre
taşınmak arasında akrabaların ziyaret sıklığı bakımından büyük farklar vardır. Öte yandan mobilite kavramıyla ilgili
olarak ailenin özellikleri ve tavırları da son derece önemlidir. Destekleyici ve cesaret veren tavır ve tutumlar söz
konusu ise mobilitenin akrabalık ilişkilerini bozmayacağı, mobilite ailenin isteği hilafına gerçekleşmişse bu
ilişkilerinin bozulacağı hükmüne varılabilir. Böyle bir durumda ailenin tavrı mobilitenin kendisinden çok daha fazla
etkileyici olmaktadır. Netice itibariyle, mobilitenin ebeveynin engellemesine rağmen olduğu takdirde etkileşimi
azaltarak ailevi ilişkileri bozduğu şeklinde bir hükme bağlayabiliriz.
Bu safhada araştırmacı kısaca, konuyu sosyolojik kavramlarla tartışmalı, problematiğini keşfetmeli ve tam
olarak çalışmadan ana hatlarıyla nasıl bir sonuç beklediğini ve sebebini açıklamalıdır. Bunu gerçekleştirmek için
konu ile ilgili literatür tamamen incelenerek elde edilmiş bulgular tespit edilmelidir. Anahtar kavramların nasıl
tanımlandığı, terimlerle ilgili temel noktaların neler olduğu ve nasıl ölçüldüğü belirlenmelidir. Bu şekilde her
araştırma öncekinin üzerine bina edilmektedir.
3. Literatürün gözden geçirilmesi, konuları ve kavramları netleştirmekte, fikirlerin boyutları ve
problematikliği konusunda uyarmaktadır. Ayrıca diğer araştırmacıların eldeki sorunun hangi yönlerini
araştırdıklarını da göstermektedir. Diğer bulgu ve yorumları verdiği gibi, mobilitenin akrabalık bağlarını etkilemesi
sürecini ve mekanizmasını da anlatmaktadır.
Bir çalışma bu noktadan itibaren yazılmaya başlanmaktadır. Safhalar kısaca özetlenmekte ve diğer
çalışmalar kısaca değerlendirilerek yansıtılmaktadır. Araştırma sorusuna cevap bulmak için literatürü kullanmak
gerekmektedir. Bu durumda araştırma bir ölçüde başkalarının çalışmalarına da dayanmaktadır. Onları yeniden
analiz etmek, bir çalışmayı başka bir çalışmayla kritik etmek, alternatif yorumlar önermek ya da zıt görüşleri
birleştirmek mümkündür. Diğer çalışmaların teferruatıyla yansıtılması gerekmemektedir; özellikle karmaşık
istatistik hesapların fazlaca önemi yoktur, çünkü her araştırmada konuyu ele alış tarzı farklıdır. Öte yandan
öğrenilenlerin ışığında bir araştırma yapmak için başkalarının tüm çalışmalarını anlama mecburiyetimiz de yoktur.
4. Hipotezlerin kurulması. Bu ana kadar yapılan çalışmalar giriş mahiyetindedir ve kaynakları (konu ile ilgili
yazılanları) kritik ederek gözden geçirmenin bir sonucu olarak konu daha da netleşmiş, ilişkiler açık bir şekilde
ortaya çıkmış (anlaşılmış) ve daraltılmıştır (sınırları belirlenmiştir). Mesela incelenmek istenen konu yukarıya
doğru hareketliliğin yakın akraba ilişkilerinin niteliğine ve sıklığına olan etkileri olsun. Bu noktadan itibaren belirli
birhipotez formüle edilebilecektir. Hipotezler, iki veya daha fazla değişken arasındaki belirli ilişkilerin test edilebilir
ifadel eridir. Daha basit bir deyişle, değişkenler arasındaki ilişkinin bir cümleyle özetlenmesidir. Çalışmanın ve
hipotezlerin uygun olup olmadığını görmek için nasıl test edilebileceğinin, her bir değişkene ait çeşitli değerlerin
neler olduğunun ve sonuçta hangi belirli ilişkinin beklendiğinin açıklanması gerekmektedir. Bu soruları
cevaplandırmak çalışmayı bir sonraki safhaya taşıyacaktır. Terimleri işlem yapabilecek bir hale dönüştürmek ve bir
araştırma dizaynı çizmek gerekmektedir.
5. Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesi. Bu işlemde genel anlamıyla incelenilen değişkenler
ölçülebilecek bir şekle dönüştürülmektedir. Bunun için değişkenler tanımlanmakta ve aralarındaki ilişki
belirlenmektedir. Bilimsel bir araştırmada en önemli nokta ölçülecek fenomeni ya da hipotezlerde i fade edilen
değişkenleri operasyonel hale getirmektir. Sadece bu şekilde ele alınan olay genel tablo içinde belirli bir anlam
ifade edebilmektedir. Her çalışmanın kendine has operasyonel tanımlaması yapılmaktadır. Hiçbir operasyonel
tanım sorunsuz değildir. Bu nedenle sosyal bilimler her bir anahtar terim için birçok iç içe geçmiş ölçüt
kullanmaktadırlar. Bir çalışmadan elde edilmiş olan sonuç ancak kendi operasyonel tanımları çerçevesinde
doğrudur. Çünkü farklı operasyonel tanımlar, başka bir deyişle farklı ölçütler, aynı konularda bile farklı sonuçları
çıkarmaktadır. Ayrıca bu tanımlar çerçevesinde elde edilmiş olan sonuçların ne kadar genelleme yapılabileceği
konusuna da dikkat edilmelidir.
Bilimsel araştırmada sözel ve operasyonel olmak üzere iki tür tanımlama yapılmaktadır. “Sözel tanımlar, bir
kavramı diğer sözel kavramlarla anlatan, ampirik veya gözlenebilir nitelikler vermesi zorunlu olmayan tanımlardır.
Operasyonel tanımlar ise, bir kavramı bir işlemle veya işlemler dizisiyle anlatan tanımlardır. Bir kürenin yarıçapı
sözel olarak ‘küre üzerindeki herhangi bir nokta ile küre merkezi arasındaki doğrusal uzaklık’ ifadesiyle
tanımlanabilir. Kürenin yarıçapı, operasyonel olarak şu işlemler yönergesiyle tanımlanabilir: ‘Küreyi birbirine
paralel iki düzlem levha arasına sıkıştırınız. Levhalar arasındaki en kısa (doğrusal) uzaklığı düzlemlerle dik bir
çubuk üzerinde ölçünüz. Ölçme sonucunu iki ile bölünüz. Bulduğunuz sayı kürenin yarıçapıdır.’ Bu örneklerde
görüldüğü gibi, sözel tanımlarda, bilinmeyen bir kavramın bilinen diğer kavramlarla ifade edilmesi, operasyonel
tanımlarda ise, bilinmeyen bir kavramın yapılabilir ve gözlenebilir işlemlerle anlatılması esastır. Operasyonel
tanımların işlemleri ampirik işlemler olup gözlenebilir sonuçlar verir. Bu işlemlerde olay veya eşyanın gözlenen
nitelikleri sayı veya sembollerle eşlenebilir. Böylece ampirik nitelikler sayı veya sembollerle i fade edildiğinde
olayların veya eşyanın elemanları arasındaki ilişkileri de kuramsal ilişkilere (matematiksel eşitliklere) dönüştürme
imkânı doğar.”53
Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesindeki ilk husus aralarındaki ilişkinin belirlenmesidir. Bu ilişkinin
ortaya konmasında bir çok problem vardır. Bilimsel bir araştırmada doğru ölçümün sağlanabilmesi için
değişkenlerin çeşitli verilere dayalı olması ve nedensellik bağının doğru kurgulanması gerekmektedir. Sebep sonuç
ilişkisinin kurgulanması kolaymış gibi gözükmesine rağmen, araştırma dizaynının yapılandırılması esnasında
değişkenlerin sadece bir tek veriye bağlı olması şeklinde çok sık yapılan bir hatadır. Mesela farklı etnik gruplara
mensup insanlar arasındaki boşanma sebebinin doğrudan etnik değerlerle (özellikle tatil ve ritüellerdeki) ilişkili
olduğu hipotezini ele alalım. Bu durumda başka etnisiteden evlilikler yapmış ve boşanmış insanlarla mülakatlar
yapılacaktır. Boşanma gerekçesi olarak bulunan ortak sebeplerin etnik değerler çatışması olduğunu varsayalım.
Ancak bu bulgular etnik değerlerin gerçekten boşanmaya sebep olduğunun bir göstergesi değildir. Çünkü
örnekleme ve mülakat ne kadar mükemmel düzenlenmiş olursa olsun araştırma ile ilgili birçok problem vardır. Bu
problemler araştırma dizaynı, nedensellik ilişkisi ve değişkenleri sabit bir hale getirirken yapılmış olan hatalarla
ilgilidir. Sadece boşanmış çiftlerin incelenmesiyle boşanma sebepleri bulunamaz. Halen evliliklerini sürdüren farklı
etnisiteden insanların durumu kültürel farklılığın boşanmaya sebep olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle
etnik evliliklerde boşanmış olanlarla olmayanlar arasında da kıyaslamalar yapılmalıdır. Böylece muhtemelen etnik
değer çatışmasının her iki grupta da mevcut olduğunu görülebilir. Sonuç olarak etniklik bir boşanma sebebi
olmaktan çıkmaktadır. Bir başka örnek nedensellik kurgusunun önemini daha iyi açıklayabilecektir. Uyuşturucu
alışkanlıklarının sebepleri konusunda yapılmış pek çok araştırma vardır. Araştırmacılardan bir kısmı olgunlaşmamış
olmanın uyuşturucu bağımlılığındaki en yaygın faktör olduğunu iddia ederken, diğerleri fazla kromozomların,
uyuşturucu bağımlısı ebeveynin veya daha önceki alışkanlıkların başlıca sebepler olduğunu iddia etmektedirler.
Ayrıca eşcinsellik, kürtaj vs gibi başka sebeplerin bulunduğu araştırmalar da vardır. Ancak tüm bu yaygın
faktörlerin keş fedildiği araştırmalar asla uyuşturucu bağımlılığının sebeplerini ispat etmemektedir. Bir
korelâsyonun (bağlantının) olması, nedenselliğin (sebebiyetin) de olmasını gerektirmemektedir. Yani korelasyon
nedensellik değildir. Mesela bütün bağımlılar çocukken süt içmişlerdir. Fakat hiç kimse böyle bir ortak olgunun,
çocukken süt içmiş olmanın, uyuşturucu bağımlılığına neden olduğunu iddia etmez. Ayrıca bir nedenselliğin
gösterilmesinde başka eksiklikler de söz konusu olabilir. Mesela bütün bağımlıların marihuana içtikleri şeklindeki
bir bulgu bize bağımlı olmayanların içip içmedikleri konusunda bir şey söylememektedir. Çünkü yapılan araştırma
sadece bağımlılar konusundadır.
Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesindeki ikinci husus bu değişkenlerin tanımlanmasıdır. Operasyonel
tanımlar aslında birer tarifnamedir. Değişkenlerin tanımı herhangi bir bilim adamının buna uyarak araştırmanın
aynısını tekrar edebileceği şekilde düzenlenmelidir. Mesela, akrabalık ilişkilerinin göç dolayısıyla etkilenmesi
örneğinde, yukarıya doğru sosyal mobilitenin, sıklığının ve etkileşimin niteliğinin nasıl ölçüleceğini belirlemek
gerekmektedir. Bu ölçümler için eğitim, aile geliri ve meslekî prestij verileri kullanılabilmektedir. Sosyal mobilite
ölçüsü olarak bu üç ayrı tür veriyi birleştirerek oldukça güçlü bir gösterge oluşturmak mümkündür. Ancak tüm bu
unsurları rakamla ifade edebilecek bir hale getirmek, başka bir deyişle kavramı operasyonel olarak tanımlamak
gerekmektedir. Bu çalışmada sadece baba ile oğlu inceleme alanı olarak seçerek çalışmamızı sınırlandırabiliriz.
İncelenilen gruptakilerin ve babalarının meslekleri, meslekî prestij cetveline göre sıralanarak yukarıya doğru olan
mobilitenin ölçülmesi sağlanabilir. Oğullar ile babalarının meslekleri arasındaki elli puanlık bir artışın yukarıya
doğru mobiliteyi ifade ettiği kabul edilebilir. Ayrıca sadece elli puanlık bir farklılığın söz konusu olduğu vakaları
almakla bir başka sınırlandırma da yapmak mümkündür. Bu arada diğer muhtemel durumlar inceleme alanına
alınmadığı için araştırma sonucunun doğruluğu ve genelliği konusunda önemli birer kayıptır. Öte yandan yakın
akraba ile ilgili terimleri de tanımlamak gerekmektedir. Aile ziyaretinin ne anlama geldiği veya akraba ilişkilerinin
niteliği gibi bir çok terim tanımlanmalıdır. Bu tür bir ziyaretin nasıl tespit edileceği de belirlenmelidir. Ham ölçüt
olarak belirli bir süredeki ziyaret sıklığını negatif bir etki şeklinde tanımlayabiliriz. Ayrıca aile üyelerine kimin
evinde veya nasıl görüşüldüğü gibi sorular sormak mümkündür. Kısaca tüm sorular çerçevesinde neyin nasıl
ölçüleceği tespit edilmelidir. Bir sonraki aşamada kavramsal hipotezin operasyonel terimlere göre yeniden
kurulması gerekmektedir. Böylece hipotezin test edilmesi için ne tür veri toplanması gerektiği ortaya konmaktadır.
Böyle bir çalışma çerçevesinde örnek olarak şöyle bir hipotez kurmak mümkündür: Baba ve oğul arasındaki
meslekî prestij puanı oğul lehine arttıkça oğlun aile üyeleriyle ilişki sıklığı azalır.
Eğer bu şekilde kurulmuş olan bir hipotez kavramsal olarak yapılmış olan değerlendirmeleri açıklıyorsa, test
etmek için araştırmaya başlamak, aksi taktirde başka bir tanımlama yapmak gerekmektedir. Terimleri ölçmek için
yapılacak her seçim bundan sonra yapılacak işlemlerde de farklılıklar yaratmaktadır. Mesela hipotezi şu şekilde de
kurmak mümkündür: “Mesleki prestij puanları babalarınkini elli puan geçen oğulların diğer oğullara göre ailevi
ilişkiler frekansı daha düşüktür.” Bu durumda oğullar birbirleriyle kıyaslanmaktadırlar. Üçüncü bir hipotez
versiyonu da şöyle olabilir:“Son on yıl boyunca meslekî prestij puanları artan oğulların on yıl öncesine göre ailevi
ilişkiler frekansı düşer.” Böyle bir hipotezde de zaman boyutu itibariyle mesleki değişmelerin akraba ilişkilerine
etkileri değerlendirilmektedir. Terimleri tanımlama aşamasında bir çok seçim imkanı vardır. Mesela yukarıya doğru
mobilitenin ailevi ilişkileri azalttığını varsayımında, kimden daha az bir akraba ilişkisinin söz konusu edildiği belli
değildir. Çünkü sosyoloji, bir şeyi doğrudan ya da dolaylı olarak mukayese etmek demektir. Bu nedenle diğerleri de
anlamlı görünse dahi konu çerçevesinde en uygun hipotez birincisidir.
6. Uygun araştırma tekniği kullanılarak veri toplanması. Değişkenlerin teşekkülü ve
hipotezlerin belirlenmesinden sonra araştırma için gerekli tüm elemanlar hazırdır. Bu aşamada bir planlama
yapılarak tezin hangi metotla test edileceği veya bulguların hangi tekniklerle derleneceği kararlaştırılmalıdır.
Konuya uygun bir tekniğin seçilmesi son derece önemlidir. Mesela 1876 anayasasının kamuoyunda yarattığı siyasi
tutum değişikliğini belirlemek için dokümantasyon metodu kullanarak dönemin yayınlarını incelemek
gerekmektedir. Öte yandan sosyal mobilite ve yakın akraba ilişkilerini sorgulamak içinse görüşme veya anket
hazırlanmalıdır. Bu anket sonucundaki beklenti, mobil olanla olmayan aile üyeleri arasında akraba ziyareti
frekansında bir farklılığın olduğudur. Beklenen sonuç elde edildiği taktirde, yukarıya doğru sosyal mobilitenin
negatif nedensel etkisi olduğu söylenebilir. Ancak bu aşamada karşı hipotezlerin de hesaba katılması
gerekmektedir. Bu nedenle veri toplamaya başlamadan önce muhtemel itirazları veya eksiklikleri bertaraf edecek
şekilde bir düzenleme yapılmalıdır. Mesela mobilitenin hangi mekanizmayla akraba ilişkilerini negatif etkilediği
ortaya konulmalıdır. Bu konuda mobil olanların bulundukları yerde daha az s ayıda yakın akrabaları oturduğu için
daha az ilişki içinde oldukları şeklinde bir değerlendirme yapmak mümkündür. Böyle bir değerlendirmenin
dayanağı olarak ankete katılanlara bulundukları yerde veya bir günlük mesafede kaç tane akrabalarının oturduğunu
da sormak gerekmektedir. Eğer aynı akraba sayısına sahip denekler arasında farklı frekanslar bulunabilirse hipotez
güçlenir. Öte yandan akraba ilişkisinin akraba sayısına bağlı olduğu da bulunabilir. Bu durumda Mobilitedeki Artış
=> Akraba Sayısındaki Azalış => Münasebet Frekansında Azalış şeklinde bir hükme ulaşılmaktadır. Ancak mobil
olanların mesela etnik bir grup olduğu durumda, düşük münasebet frekansı mobilitenin etkilerinden ziyade etnik
farklılıkların özellikleriyle ilgili olabilir. Böyle bir şey söz konusu olduğu taktirde araştırmanın yapılacağı kesimin
etniklikleriyle ilgili bilgileri de ankete katmak gerekmektedir.
7. Verilerin yorumlanması ve sonucun çıkarılması. Uygun metodoloji kullanılarak elde edilmiş olan veriler
toplandıktan sonra hipotezlerin ışığında değerlendirilerek yorumlanmalıdır. Bu değerlendirme esnasında
araştırmada kullanılmış olan hipotezler kısmen veya tamamen doğrulanabilmekte, yanlışlanabilmekte ya da daha
önce farkında olunmayan yeni bilgiler ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir durum ortaya çıktığı taktirde tez ve
hipotezlerin bulgular doğrultusunda eksiklikleri giderici tarzda yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Daha sonraki
aşamada varılmış olan sonuçlar ilgili bilim dalının literatürüne entegre edilmelidir. Her bir araştırma diğerlerinden
farklıdır ve incelenen konuya yeni bir ışık tutmaktadır. O nedenle ortaya çıkarılmış olan sonuç bir yolun sonu
olmamalı, her çalışma kendini aşan yönler çizmeli ve öneriler eklenmelidir.38
F.EVREN VE ÖRNEKLEM
Araştırma evreni, tüm unsurların bulunduğu araştırmanın yapılacağı alanı ifade eder. Örneklem ise
istatistiksel olarak bütünü yansıtmaya yeterli seçilmiş araştırma unsurlarıdır.
G.VERİLERNİN TOPLANMASI
Araştırma verileri, tercih edilen metotlara uygun yöntemlerle toplanır.
H.VERİLERİN İŞLENMESİ ÇÖZÜMÜ VE YORUMLANMASI
Aşağıda açıklanmaktadır
I.BULGULAR VE YORUM
Bu kısımda ilk dört bölüm kısaca özetlenir. Araştırmanın sonuçları doğrultusunda hipotezin değiştirilmesine
veya yeniden kurgulanmasına ihtiyaç duyuluyorsa bu işlem yapılır. Elde edilmiş olan yeni bilgilerin bu sahaya
katkısı ifade edilir. Bu bölümde son olarak gelecekte yapılacak araştırmalar için gerek görülen tavsiyeler yer alır.
Sonuç bölümü, giriş bölümünün üçte ikisi kadar olabilir. Hacim bakımından kesin bir kuralı yoktur. Ana
fikir ve bir final notu işaret edilir. Tüm fikir bir arada ele alınarak bir tamamlanmışlık vurgulanmalıdır. Yeni bir
hususa gidilmemelidir. Çünkü sonuç bölümü esasen ana metnin bir çerçevelendirilmesi ve bu doğrultuda varılan
neticenin değerlendirilmesidir. Dayanaklar kısaca ortaya koyulmalı ama detaylardan kaçınılmalıdır. İfadeler kısa ve
öz olmalıdır. Uzun cümleler sıralandığında karışıklık doğabileceğinden yanlış bir fikre ulaşma ihtimali artmaktadır.
Sonuç bölümü üslup ve tavır itibariyle adeta şunları söyler: ‘Herşeyi tamamladım, herşeyi duydunuz, geçekleri
biliyorsunuz, hükmünüzü veriniz.’
J.ÖZET, YARGI VE ÖNERİLER
Çoğu zaman yapılan çalışmanın bir özetini çıkarmak gerekmektedir. Özet, önemsiz detaylar atlanarak
çalışmanın ana noktalarının belli bir anlam içerecek şekilde kısaca i fade edilmesi demektir. Sözlü sunumlarda
özellikle vakit sınırlaması çalışmanın tümünün anlatılmasını engellemektedir. Öte yandan dinleyicilerin teferruatlar
arasında kaybolarak vurgulanmak istenen esas düşünceleri kaçırmasını önlemek için de özet yapılmalıdır. Bilimsel
yayın organları genellikle çalışmanın bir özetini de istemektedirler. Böylece okuyucu çalışmanın tümünü okumak
yerine özetini inceleyerek aradığı bilgilerin olup olmadığını öğrenebilmektedir. Özette çalışmanınözü ortaya
çıkarıldığı için yazarı açısından da son derece yararlıdır. Böylece eksiklikler görülebilmekte ve derli toplu bir
çerçeve kurulabilmektedir.
Özet, araştırmanın yapısına paralel olmalıdır. Eğer başka bir amaç taşınmıyorsa çalışmanın kısımları aynı
zamanda özetin de bölümleri olabilir. Bir konuyu çerçevelendirmek veya perspektif kurmak amacıyla hazırlanan
özette genel olarak aşağıdaki hususlar bulunmalıdır:
1.Giriş: Genel olarak konunun veya çalışmanın ne olduğu bildirilir.
2.Kaynakların Değerlendirilmesi: Bu bölümde konu hakkında diğer yazarlar tarafından yazılmış olan
görüşlerin bir özeti sunulur, bu konunun neden önemli olduğu ve araştırma sorusuna diğer yazarların cevabı
incelenir. Başka bir deyişle, araştırma konusunun (veya sorusunun) ne olduğu ve neden bir problem olduğu kısaca
tartışılmalıdır.
3.Tez ve Hipotezlerin İfadesi: Bu bölümde, yukarıda genel olarak ele alınan konu, araştırma boyunca ispat
edilecek olanhipotezlere veteze indirgenir. Bir veya birkaç cümleyle net olarak hipotezler ve tez belirtilir.
4.Metot: Bu bölüm kullanılmış olan araştırma yöntemini, işlemini bildirir. Verilerin nereden elde edildiği
açıklanır; yani, değişkenlerin nasıl ölçüldüğü, verilerin ne tür bir analizle değerlendirildiği belirtilir.
5.Sonuçlar: Bu bölüm, çalışmanın hangi bulguları elde ettiğini bildirir. Bulguların yalın olarak bir dökümü
yapılarak hipotezlerin ve tezin doğrulanıp doğrulanmadığı değerlendirilir. Hangi konularda hangi rakamlar veya
bulguların elde edildiği sorusuna cevap olmalıdır.
6.Değerlendirme: Bu bölümde bir önceki bölümde bulunmuş olan sonuçlar hükme bağlanır. Genel olarak
eldeki bulgulara araştırmacı tarafından ne anlam atfedildiği açıklanır. Genel çıkarsamalar ve sonuçlar ifade edilir.
1-A. B. Levison, (1974). Knowledge and Society: An Introduction to the Philosophy of the Social Sciences. USA:
The Bobs-Merrill Co., s. 1-6.
2-M. Sencer ve Y. Sencer, (1978). Toplumsal Araştırmalarda Yöntembilim. Ankara: Türkiye ve Ortadoğu Amme
İdaresi Enstitüsü, s. 17.
3-A. Kurtkan Bilgiseven, (1998). İlm-i Ledün (Genel Teoloji). İstanbul: Gözde Matbası, s. 15-7
4-P. Diesign, (1992). How Does Social Science Work?: Reflections on Practice. (2. Baskı), USA: University of
Pittsburgh Press, s. 303.
5-M. Lester, (1984). “Self: Sociological Portraits. ” The Existential Self in Society. (Ed.by. J. A. Kotarba ve A.
Fontana), USA: The University of Chicago, s. 30.
6-B. Baloğlu, (1997). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemi. İstanbul: Der Yayınevi, s. 11.
7-N. Erder, (1976). “Sosyal ve Siyasal Bilimlerde Kuram ve Yöntem Konusunda Tartışılan Başlıca
Sorunlar”,Toplum Bilimlerinde Araştırma ve Yöntem. (Ed. R. Keleş), Ankara: Türkiye ve Ortadoğu
Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, s. 11.
8-J. B. Johnson ve R. A. Joslyn, (1986). Political Science Research Methods. (3. Baskı), USA: Congressional
Quarterly Press, s. 31.
9-J. Lachelier, (1986). Tümevarımın Temeli Hakkında. (3. Baskı), (Terc. H. R. Atademir), İstanbul: Milli Eğitim
Basımevi, s. 3.
10-E. Durkheim, (1982). The Rules of Sociological Method. (Ed.by S. Lukes and Trans. by W. D. Halls), N.Y.:
The Free Press, s.159-63.
11-Z. Bauman, (1998). Sosyolojik Düşünmek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.16
12-E. Goffman, (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. N.Y.: Anchor Books, s. 248.
13-D. Jaros ve L. V. Grant, (1974). Political Behavior: Choices and Perspectives. N.Y.: St. Martin’s Press, s. 11-16.
14-D. Sternberg, (1981). How to Complete and Survive a Doctoral Dissertation. N.Y.: St. Martin Press, s. 113.
15-L. Bryson, (1960). “The Uses of Knowledge”, An Outline of Man’s Knowledge of the modern World. (Ed. by.
L. Bryson), N.Y.: McGraw-Hill Book, s. 5.
16-R. M. MacIver, (1964). Social Causation. USA: Harper Torchbooks, s. 97-8.
17-İbn-i Haldun, (1982). Mukaddime. (Haz. S. Uludağ), C.1, İstanbul: Dergah Yayınları. s. 161.
18-Martin, D., (1979). A General Theory of Secularization. New York: Harper Colophon Books, s. 273.
19-Durham, N. C., (1950). Through Values to Social Interpretation. N.C.: Duke University, s. 275.
20-A. Kurtkan Bilgiseven, (1985). Din Sosyolojisi. İstanbul: Filiz Kitabevi, s. 13.
21-A. Kurtkan, (1978). Sosyal İlimler Metodolojisi, İ.Ü.İktisat Fakültesi Yayınları, İstanbul Fakülteler Matbaası, s.
.335
22-G. C. Helmstadter, (1970). Research Concepts in Human Behavior: Education, Psychology, Sociology USA:
Meredith Corporation, s. 8-9.
23-G. Myrdal, (1969). Objectivity in Social Research: The 1967 Wimmer Lecture, Pennsylvania. N.Y.: Pantheon
Books, s. 3- 5.
24-P. Bourdieu, (1990). Outline of a Theory of Practice. (Trans. R. Nice), Cambridge: University Press, s. 29.
25-G. Simmel, (1960). “The Metropolis and Mental Life.” Images of Man: The Classic Tradition in Sociological
Thinking. (Ed.by. C. W. Mills), N.Y.: George Braziller, s. 437.
26-M. E. Erkal, (1993). Sosyoloji (Toplumbilimi), İstanbul: Der Yayınevi, .24.
27-C. W. Mills, (1979). Toplumbilimsel Düşün. (Çev. Ü.Oskay), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, s.10.
28-E. Öksüz, “Bilgi Toplumu ve Türk Kültüründe Vasatı Aşmak.” Yeni Türkiye. Sayı: 19, (Ocak-ªubat 1998), s.
587.
29-R. S. Lynd, (1964). Knowledge for What? (2. Baskı), N.Y.: Grove Press, s. 202.
30-A. Toynbee, (1954). A. Study of History. (abr. by. D.C. Sommmervel), N.Y.: Oxford Press, s. 172.
31-H. Bergson, (1954). The Two Sources of Morality and Religion. N.Y.: Anchor Books, s.172.
32-H. Bergson, (1954). The Two Sources of Morality and Religion. N.Y.: Anchor Books, s.172.
33-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 128.
34-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 134-47.
35-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 137-7.
36-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 142-7.
37-T. Ataöv, (1982). Bilimsel araştırma El Kitabı. Ankara: Savaş Yayınları, s. 2
38-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 162-6.
39-A. Weber, (1938). Felsefe Tarihi. (Çev. H. V. Eralp), İstanbul: Devlet Basımevi, s.64
40-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 164-5.
41-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 163-4.
42-A. Weber, (1938). Felsefe Tarihi. (Çev. H. V. Eralp), İstanbul: Devlet Basımevi, s.45-70.
43-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 167.
44-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 170-1.
45-H. Klein, (1992).So ciology. USA: Baron’s, s. 54-62.
46-F. J. Fowler, (1988). Survey Research Methods. (2. Baskı), USA: Sage Publications, s. 12.
47-E. Babbie, (1989). The Practice of Social Research. (5. Baskı), California: Wadsworth Pub.Co., s. 235-58.
48-M. F. Gezgin, (1994). İşgücü Göçü ve Avusturya’daki Türk İşçileri. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, s.
275-6.
49-R. Sommer ve B. B. Sommer, (1986). A Practical Guide to Behavioral Research. N.Y.: Oxford Uni., s. 152.
50-N. Bilgin, (1995). Sosyal Psikolojide Yöntem ve Pratik Çalışmalar. İstanbul: Sistem Yayıncılık, s.95.
51-S. Goldenberg, (1987). Thinking Sociologically. USA: Wadsworth, s. 146.
52-E. Chinoy, (1968). Sociological Perspective. (2. Baskı), N.Y.: Random House, s. 129.
53-F. Turgut ve Y. Baykul, (1992). Ölçme Teknikleri. Ankara: ÖSYM Yayınları, s. 4-5.ÖK
İÇİNDEKİLER
I.SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNE GENEL
BAKIŞ………………………………………………………………………………………………………………………. 3
Bilimsel Araştırma…………………………………………………………………………………………………… 3
Sosyal Bilimleri M etodolojik Özellikleri …………………………………………………………………….. 5
Bilimsel Düşünme ve M etot Problemleri …………………………………………………………………….. 6
II.BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNDE TEMEL KAVRAM, İLKE VE
YAKLAŞIMLAR………………………………………………………………………………………………………. 7
A.BİLGİNİNİN KAYNAĞI VE PROBLEM ÇÖZMENİN PRATİK DAYANAKLARI…… 7
B.BİLİMSEL YÖNTEM VE ARAŞTIRMA……………………………………………………………… 12
III.ARAŞTIRMA SÜREÇ VE TEKNİKLERİ…………………………………………………………… 13
A.PROBLEMİN TANIMI………………………………………………………………………………………. 13
B.ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, VARSAYIM LARI VE SINIRLILIKLARI………. 17
C. ARAŞTIRMADA KULLANILAN TEMEL KAVRAMLARIN TANIMLANMASI….. 18
D.YÖNTEM …………………………………………………………………………………………………………. 21
E.ARAŞTIRMA MODELİ……………………………………………………………………………………… 23
F.EVREN VE ÖRNEKLEM……………………………………………………………………………………. 28
G.VERİLERNİN TOPLANMASI……………………………………………………………………………. 28
H.VERİLERİN İŞLENMESİ ÇÖZÜMÜ VE YORUMLANMASI……………………………….. 28
I.BULGULAR VE YORUM …………………………………………………………………………………… 28
J.ÖZET, YARGI VE ÖNERİLER……………………………………………………………………………. 29
I.SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNE GENEL BAKIŞ
Bilimsel Araştırma
Geleneksel olarak bilimler iki grupta toplanmaktadır. Fizik, kimya, biyoloji gibi sahaların oluşturduğu
guruba tabii bilimler, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyasal bilimler gibi diğer sahalarınkine de sosyal bilimler adı
verilmektedir. Bu ayırım, on sekizinci yüzyılda Newton mekaniğinin bilimin temeli olarak kabul edilmesine
dayanmaktadır1. Sebep- sonuç ilişkileri anlamını içeren pozitif sosyal bilimlerde, bu dönemden itibaren Newton
modelinden etkilenen pozitif sosyal araştırmalar istihdam edilmektedir. Tabii bilimlerde olduğu gibi, sosyal
bilimlerde de toplumun ve kurumlarının sistematik bilgisi deneysel olarak sebep sonuç ilişkileri çerçevesinde
sınanabilmektedir.
Genel olarak pozitif sosyal bilimler, ortaya yeni bilgiler koyan, yaratıcı olan disiplinler anlamında
kullanılmaktadır. Matematik bilimler tümdengelime dayalı tekrarlanmakta olan bilgiler üretirken, pozitif bilimler
tümevarım metoduyla yeni bilgiler üretmektedir2. Bütün bilimlerin ortak özelliği, olguların gözlemiyle genelliklere
ulaşmaktır. Bu genellemelere tek bir gözlemin mantıkî çıkarımıyla ulaşılamaz.
Sosyal bilimler metodolojisinde, tabii bilimlerden farklı olarak, başka metodolojik unsurlar da söz
konusudur. Özellikle yirminci yüzyılın başlarından itibaren bilimin hızlı gelişimiyle birlikte ortaya çıkan yeni
paradigmalarda, artık pozitivizmin yanı sıra rölativizm de kabul edilmektedir. İnceleme alanı insan davranışları
olduğu için, iradi bir etki söz konusu olmakta ve sosyal olaylardaki açıklamaları mutlak determinizmin ve tek
sebepli izahların dışına çıkarmaktadır. Sosyal değişmenin kanunlarını arayan, sosyal oluşumların prensiplerini
inceleyen bir sosyoloji metodolojisi, bazı problemler hâlâ sürüyor olmakla birlikte, zaman içerisinde
oluşturulmuştur. Zaten realitenin tam olarak kavranabilmesi mümkün değildir; realite ancak belirli zamanlara ve
bakış açılarına özgü olarak kısmen kavranabilmektedir3.
Öte yandan, sosyolojinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde insan davranışlarının veya sosyal olayların
ölçülebilirliği konusunda tartışmalar yapılmıştır. Sosyal bilimler metodolojisindeki temel problem insan
davranışlarının ölçülmesi meselesidir. Günümüz sosyal bilimlerinde, diğer bilim dallarında kullanılan metotlar
kullanılmaktadır. Bunlar genel olarak gözlem, istatistik ölçümleme, veri toplama ve insan ekolojisinin
incelenmesidir. Bu metotların hepsinde de esas problemdeğişkenlerin kontrol edilmesidir. Çünkü insanın dışındaki
varlıkların davranışlarını gözlemlemek, laboratuar şartlarında kontrol etmek ve geleceklerini tahmin etmek daha
kolaydır. Bir gurubun içindeki veya ferdi olarak insan davranışı, diğerleri gibi kolaylıkla ne tahmin edilebilmekte ne
de kontrol edilebilmektedir. Bu bakımdan, sosyal bilimlerde, diğer bilimlerde olduğundan çok daha fazla sayıda ve
muğlak değişkenler olduğunu söylemek yanlış değildir. Söz konusu şartlar altında sosyal dünyanın kanunlarını ya
da sosyal hayatın kurallarını keşfedebilmek ve ortaya çıkan problemleri giderebilmek için nasıl bir yol takip
edileceği sorunu aşağıdaki bölümlerde ele alınmaktadır.
Sosyal bilimler metodolojisi genel olarak üç temel soruya verilen cevaptan kaynaklanmaktadır. Bunlar,
sosyal bilimlerin ne tür bir gerçek veya bilgi sağladığı, nasıl sağladığı ve karşılaştığı problemleri veya eksikleri nasıl
giderdiğidir.4 Kullanılan metotlar bu sorulara giderek daha iyi cevaplar verilmesiyle oluşmaktadır. Bu çerçevede
sosyal bilimcinin temel amacı, teorik modeller geliştirerek ve deneyerek çeşitli sosyal fenomenleri açıklamak için
sosyal dünyada araştırma yapmaktır. Gözlemlediği alan sosyal hayat, incelenen konu ise insanın tutum ve
davranışlarıdır. Bulgularını çeşitli metotlar kullanarak, mesela tiyatro yazarı perspektifiyle5 tüm sosyal olaylar canlı
bir sahnede yaşanıyormuş gibi anlatarak, bilimsel kamuoyuna aktarmaktadır. Bilimsel inceleme, diğer bilim
dallarında olduğu gibi sosyal bilimsel araştırmada da sistematik olarak yürütülmektedir. Sistematik olarak
yürütülmesi, sebep sonuç ilişkilerinin tespit edilebilmesi anlamına gelmektedir.6 Diğer bilim adamları gibi sosyal
bilimciler de çalışmalarına kendileri için önemli olan soruları hedefleyerek başlamakta ve araştırma sorularına
cevap bulmalarını sağlayacak bir araştırma projesi düzenlemektedirler. Tıpkı kimyacıların kendi disiplinlerine özgü
deney düzenekleri kurmaları veya sosyal psikologların yine kendi disiplinlerine özgü öğrenim deneylerini farelerle
yapmaları gibi, sosyologların da kendilerine göre önemli olan sorulara verilen cevapları keş fetmek için özel
yöntemleri vardır. Mesela bir sosyal bilim olarak sosyoloji, organize ve metodiktir ve amacı bilgiyi
zenginleştirmektir. Bilimsel bir çalışmada ana hatlarıyla olayların gözlenmesi ile bunlar arasındaki ilişkilerin
belirlenmesi şeklinde iki ayrı faaliyet yürütülmektedir.7 Sosyologun çalışması esasen, diğer insanlarla arasında her
yönüyle bir iletişim kurmaktır. Çalışmasının ilk aşamasında fertlerle iletişim kurarak onların tutum ve davranışlarını
tespit etmekte, ikinci aşamada ise bulgularını yine bir tür iletişim kurarak bilimsel hayata, entelektüel çevreye veya
diğer ilgili kişilere sunmaktadır. Bilgiyle araştırmacı arasındaki iletişim sözlü veya yazılı olmaktadır. Amaç bir
problemin önemini, aciliyetini ve çözümünü kamuoyuna duyurmaktır. Sosyal bilimlerdeki araştırma süreci genel
olarak beş safhada tamamlanmaktadır:8
Araştırma sorusunun seçimi ve çerçevelendirilmesi,
Uygun metodun tespiti ve çalışma programının yapılması,
Verilerin toplanması,
Malzemenin analiz edilmesi,
Sonucun çıkarılması.
Bu safhalar aşağıdaki şemada açıklanarak gösterilmektedir.
ARAŞTIRMA SÜRECİNDEKİ ADIMLAR
Sosyal Bilimleri Metodolojik Özellikleri
Sosyal Bilimlerde mutlak gerçek ve ona bağlı değişmez sebepler zinciri yoktur; bunun yerine toplum gerçeği
ve onun izafi mantığı ve kanunları vardır. Toplumdaki gerçekler derlenerek bağlı oldukları kanunlar bulunur. Bu
tümevarım adıyla bilinen metodudur. Tümevarım bizi olguların bilgisinden bu olguları idare eden kanunların
bilgisine geçiren işlemdir.9 Bu genel çerçeve içinde, olayları gerçekte var oldukları gibi anlamak bilimsel
düşünmenin temel özelliğidir. Aşağıda genel metodolojik prensipler olarak da adlandırılabilecek bu özellikler
tartışılmaktadır. Herhangi birinin ihmal edilmesi durumunda ulaşılacak sonuç eksik veya hatalı olmaktadır.
İlk prensip olanbütüncülük bir fenomeni tüm sebepleriyle birlikte kavramaktır. Sosyal olaylar ancak bütüncü
bir bakış açısıyla anlaşılabilirler. Kısmi sebep sonuç ilişkilerinin izah edilmesi olayın tümünün kavranmış olduğu
anlamına gelmemektedir. Mesela, şehirleşme olgusu ele alınırken sanayinin emek talebini karşılamak için
bulunduğu bölgede nüfus birikimi sağladığı söz konusu edilebilir, fakat ş ehirleşme sadece sanayinin iş gücü ihtiyacı
değildir.Objektiflik prensibi sosyal bir olay ele alınırken herhangi bir önyargıda bulunmamaktır. Peşin hükümler
realitenin görülmesini engelleyen sahte görüntülerdir. Keza başka ya da benzeri olaylara dayalı olarak elde edilmiş
olan yargılar incelenilen olay için geçerli değildir.Şüphecilik ise bilimsel çalışmanın her safhasında elde edilen
verileri mutlak gerçekler olarak kabul etmemektir. Verilerden emin olmayarak şüphe etmek, araştırmanın temel
nedenlerinden biridir ve hataların giderilmesini sağlamaktadır. Mevcut unsurlar çeşitli şekillerde sınanmalı ve
doğruluğu kontrol edilmelidir. Keza bir konu hakkında şüphe yoksa araştırma yapmaya da gerek
yoktur.Delillendirme prensibi bilimsel bilgilerin herkes tarafından kabul edilmiş ve genel geçerliği olan somut
delillere dayalı olmasıdır. Dayanaksız olan izafi hükümlerin veya kanaatlerin hiçbir önemi yoktur. Herhangi bir
hüküm mutlaka istatistik sonuçlar, tarihi belgeler, anketler veya diğer bilimsel metotlarla elde edilmiş olan verilerle
delillendirilmelidir.Olumsuzlamak ise eldeki bilginin mantığının yeniden kurulmasıdır. İntikal etmiş olan
bilgilerdeki sebep-sonuç ilişkisinin kabul edilmeyerek ya da yetersiz görülerek başka ilişkilerin aranması
gerekmektedir. Böylece yeni veya başka illiyet bağlarının ortaya çıkarılabileceği gibi hatalarla birlikte eksiklikler de
giderilebilmektedir. Aksi taktirde yapılan araştırma öncekilerin bir tekrarı olmaktan öteye geçemez. Sistematik
olmak ya da çalışmanın hiçbir safha ihmal edilmeden düzenlenmesi bir sonraki bilgiye ulaşmayı sağlamaktadır.
Bilimsel Düşünme ve Metot Problemleri
Genel olarak sosyal bilimler metodolojisinde bir çok metot problemleri söz konusu edilmektedir. Sosyolojik
düşünmeye yüklenen amaç, hiçbir etki altında kalmadan, kritiğini yaparak ve tüm muhtemel alternatifleri
değerlendirerek sosyal olayları gerçekte oldukları gibi anlamasını sağlamak olduğuna göre metodolojik problemi
büyük ölçüde objektivite olarak ortaya çıkmaktadır. Bu problemin çözümü için yukarıda izah edilen bilimsel
perspektiflerin güçlendirilmesi ve muhtemel eksikleri gidermek için temel prensiplerin net bir şekilde ortaya
konulması gerekmektedir. Bu prensipler zihnin, herhangi bir sosyolojik olguyu kavrarken bağlı olacağı temelleridir.
Aynı zamanda serbest bir düşünme tarzını sağlayarak herhangi bir mecra için yol göstericilerdir. Böylece, tarihi
süreç boyunca ortaya çıkarılmış bilgi birikiminin zorunlu kıldığı mecburi istikamet de kısmen kaldırılabilmektedir.
Bilimsel düşünme, aslında, bu anlamda bir serbest düşünebilme metodolojisidir. Bilimdeki genel metodoloji
kurallarının tümünü kapsamaktadır. Durkheim, bilimsel anlamda sosyoloji metodolojisinin üç karakteristik
özelliğinin olduğunu kabul etmektedir.10 Bunlardan ilki sosyolojinin felsefi doktrinlerden ayrı, kendini
tanımlayabilen ve mükemmel bir şekilde pozitivist, evrimci ve maneviyatçı (spiritualist) olduğudur. Çünkü
sosyoloji rasyonel mecburiyetten değil ampirik değerlendirmelerle nedensellik prensiplerini sosyal fenomene
uygulamaktadır. Böylece Durkheim’a göre sosyal bilimler metodolojisinin ikinci karakteristiği olan sosyal olguların
sadece başka sosyal olgularla ve sosyal çevrenin prensipleri çerçevesinde açıklanabileceği gerçeği ortaya
çıkmaktadır. Sosyal çevrenin kendine has tabiatından kaynaklanan sosyal bilimler kültürü sosyal olguların
anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu nedenle bir sosyal bilim herhangi bir diğer disiplinin eklentisi veya uzantısı değil
otonom bir bilim dalıdır. Diğer bilim dalları gibi metodolojisi objektiftir. Bu üçüncü karakteristik aslında sosyal
bilimci için büyük bir problemdir. Çünkü sosyal bilimci, bir fert olarak, içinde yaşadığı toplum tarafından
sosyalleştirilmiştir. Objektif değerlendirmeler yapabilmesi için önyargılarını bir tarafa bırakarak toplumsal olgularla
karşılaşması gerekmektedir.
Daha önceki bilimsel bulguların kritik edilmeden kabulü, araştırmacının konu hakkındaki ön yargıları veya
metodolojinin diğer sınırlılıkları sosyal realitenin olduğu gibi anlaşılmasını önlemektedir. Araştırmacının realiteyi
görmesini ve anlamasını sağlayan araştırma tekniklerinin gerçeği tam olarak aktarabildiğini iddia etmek mümkün
değildir. Verilmiş olan peşin bir hüküm araştırmanın bir bölümünü gereksiz kılarak fenomenin gerçekte olduğu gibi
anlaşılmasını engellemektedir. Otoritelerin düşünceleri de elbette önemlidir, fakat realite onlara bağlı değildir. Bu
nedenle bir kalıplaşmaya izin vermemek gerekmektedir. Araştırmacının belli bir sonuca ulaşma arzusu da buna
uygun delillerin alınıp diğerlerinin göz ardı edilerek gerçeğin anlaşılmasını veya ortaya çıkmasını engellemektedir.
Bilginin kritiğini yaparak ve diğer alternatifleri değerlendirdikten sonra bir hükme varmak gerekmektedir. Bu
nedenlerle sosyal realitenin olduğu gibi anlaşılmasını sağlayan aktif bir düşünme tarzı kurmak gerekmektedir.
Bu metotların sosyal bilimlere göre nasıl ele alındığını ortaya koymak için onlara yüklenen amaçlardan
hareket etmek gerekmektedir. Çünkü metodoloji, bir amacın gerçekleştirilmesi için kurulmuş prensiplerdir. Sosyal
bilimler, genel olarak insanların sosyal davranış, tavır veya hareketlerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Bir yazara
göre sosyoloji insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir.11 Temel faraziyesi, insanların düşüncelerinin ve
yaptıklarının, üyesi oldukları gruplar tarafından etkilenmekte olduğudur. Bu çerçevede sosyologun vazifesi,
fertlerin sosyal grupları tarafından, nasıl şekillendirildiğini ve grupların fertler tarafından nasıl yaratıldığını ve
yönetildiğini keşfetmek, fert ve sosyal boyut arasındaki ilişkiyi ve etkileşimi anlamaktır. Bu amacı sağlamak veya
sosyal olguyu görebilmek için hiçbir etki altında kalmayan bir bakış açısına, metoda ve düşünce tarzına ihtiyaç
vardır.
Yukarıda söz konusu edilen toplumun insan üzerindeki etkilerinden biri de bilgi birikiminin araştırmacı
üzerindeki etkileridir. Toplum, ferdin nasıl davranması ve düşünmesi gerektiği empoze etmektedir. Sosyal
bilimlerdeki bulgular çoğu kez belirli zaman ve mekan boyutlarıyla ve hatta araştırmacının kişisel özellikleriyle
sınırlı kalan açıklamalardır. Oysa sosyal hayat dinamik bir süreç içinde sürüp gitmektedir. Bu nedenle sosyal yapı
ve sosyal değişme (sosyal bilimler), sosyologların ve sosyal bilimcilerin araştırmaları, bulguları, görüşleri,
yorumları veya değerlendirmeleriyle aynı şey değildir. Bu bilgilerin değişmez temeller olarak kabul edilmesi, başka
anlayışların da ortaya çıkmasını ve böylece gerçeğe giderek daha çok yaklaşmayı önler. Sosyal bilimlerin dinamik
bir şekilde uygulanmasına, bir düşünme tarzı olmasına ihtiyaç vardır.
II.BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNDE TEMEL KAVRAM, İLKE VE YAKLAŞIMLAR
A.BİLGİNİNİN KAYNAĞI VE PROBLEM ÇÖZMENİN PRATİK DAYANAKLARI
Sosyal Bilimlerin Bilgi Kaynakları
Düşünme, bilgi, düşünme tarzları (realisttik ve idealisttik), objektif ve sübjektif bilgi incelenerek bu genel
çerçeve içinde sosyal bilginin ne olduğu aşamasına ulaşmak mümkündür. Yukarıdaki bilgi kaynaklarından farklı
olarak sosyolojik bilginin nereden ve nasıl edinildiği de araştırılmalıdır. Temelde iki ayrı soru ortaya
konulmaktadır. Acaba bilgimiz nereden kaynaklanmaktadır ve bu disiplini oluşturan veriler sosyal bilimci için nasıl
bir anlam ifade etmektedir? Bu soruya verilecek genel cevap, sosyal bilginin kaynağının insanın tutum ve
davranışları olduğudur. Sosyal ilişki esnasında meydana gelen etkilenme de mevcut şartların dışında farklı bir bilgi
kaynağıdır.12 Sosyolog, incelediği davranışları çeşitli araçlar kullanarak kavrar ve yorumlamaktadır. Bu
davranışların sosyal realitede nasıl iseler öylece anlaşılabilmesini sağlayacak belirli bir tarz, bakış açısı, teknik veya
metot ihdas edilmelidir. Amaca hizmet eden muhtelif metotlardan ilerdeki bölümlerde bahsedilmektedir. Bilim
geliştikçe metodolojik eksiklikler giderilmekte ve yeni çalışmalar yapılmaktadır.
Sosyal bilimlerle ilgili formel veya informel tüm veriler içinde bulunduğumuz sosyal realitede eylem olarak
veya daha önceden kayıtlı bir hale dönüştürülmüş olarak mevcuttur. Eylem ve kayıt sosyal realitenin
gözlemlenebildiği iki temel kaynaktır. Sosyal bilginin kaynağı ise insanların sergiledikleri tutum ve davranışlarıdır.
Ancak, bu bilgi daha önce başka araştırmacılar tarafından tespit edilmiş olabilir. Bu durumda bir sonraki araştırmacı
için bilgi kaynağı olmaktadır. Bu nedenle yeni bir bilgi olmamakla beraber, kaydedilmiş bilgiyi de sosyolojide bir
kaynak olarak almak mümkündür. Örnek olarak tarihi bilgileri düşünmek mümkündür.
Bilimsel bir çalışmada her iki kaynağın kombineli bir şekilde kullanımını sağlayarak yeni bilgiler
üretilmektedir. Sosyolog bu iki ana kaynaktan ampirik veriler toplamakta ve toplum açıklamasını yapmaktadır. Bu
veriler, sözlü, yazılı, eylem biçiminde veya başka herhangi bir tarzda vücut bulmuş olabilir. Genel olarak tutum ve
davranışların gözlemlenmesi, deneyler, raporlar, kayıt ve dokümanların analizleri, mülakat ve anketler sosyologlar
için bilgi edinme yollarıdır. Vapurdan çıkan insanların davranışlarını gözlemlemek, günlük gazeteleri taramak
kadar sosyolog için bir veri kaynağıdır. En önemli veri toplama teknikleri sosyal davranışların bir tür
müşahedelerinin gerçekleştirildiği mülakat ve ankettir. Kısaca sosyal bir araştırmanın bilgi kaynakları teknik
bakımdan çeşitli isimlerle anılmakla beraber, genel olarak sosyal fenomenler arasındaki ilişkiler ve bunların
genellemeler yapılarak ortaya çıkarılabileceği çalışmalardır.13
Bilgi kaynağının yanı sıra, bilginin doğruluğu da önemli bir sorundur. Bir bilginin veya daha somut ifadeyle
mesela bir rakamın doğru olup olmadığı nasıl anlaşılmaktadır? Bilginin doğruluğu konusunda iki kriter vardır. Aynı
sonucu işaret eden verilerin yoğun olması bilginin doğru olduğu yönündeki ilk kriterdir. Bir değer ne kadar yoğunsa
o kadar inandırıcı olmaktadır. Ne kadar güçlü bir ilişki olduğu tespit edilirse, o kadar doğruluğuna hükmedilebilir.
Hangi miktarda verinin toplanması gerektiği ayrı bir sorundur. Veri miktarı, kullanılan metoda bakılmaksızın
çalışmanın amacına göre belirlenmektedir. Bir yol gösterici olarak hipotezlerin kaç kişilik örnekleme gurubuyla
sınanabileceği veya itirazların giderilmesi için hangi ölçekte bir araştırmanın gerektiği düşünülmelidir.14 Öte
yandan bazı bilgiler belirli şartlar altında doğru olduğundan, yoğunluğu ne olursa olsun doğruluk konusunda bir
sonuca götürmemektedir. Mesela 1967 yılının nüfus istatistikleri o dönem için doğrudur fakat günümüzde bu
rakamlara dayalı yapılacak yorumlar hatalı olacaktır. Diğer kriter sebep sonuç ilişkisinin güçlü olmasıdır. İlliyet
bağı ne kadar güçlüyse varılacak hükmün de o kadar doğru olduğu söylenebilir. Ama güçlü gözüken ilişkiler sahte,
taklit veya düzmece olabilir. Ayrıca bunun tersi olarak zayı f gibi gözüken ilişkiler ise, teorik bakımdan önemli
olabilir. Bu bakımda doğruluk kavramsal (teorik) veya ampirik olarak iki şekilde incelenebilmektedir. Bir bilginin
kavramsal bakımdan doğru olup olmadığı için, mevcut literatüre ne kadar uyduğuna bakılmaktadır. Mesela üretim
hattında çalışanların ürettiklerini kontrol edenlere göre kendilerine daha çok yabancılaştıkları şeklindeki literatür
bilgisine aykırı yeni bir iddia öne sürülüyorsa, o bilginin kavramsal (teorik) olarak doğru olmadığı söz konusudur.
Ampirik olarak da bir bilginin doğru olup olmadığı tespit edilebilir. Ancak, pozitif ve negati f hatalara düşmemeye
dikkat etmek gerekmektedir. Pozitif hata, yapılan araştırmada (veya hesaplamada) gerçekte var olmayan bir
sonucun bulunması, negatif hata ise, yapılan araştırmayla (veya hesaplamayla) gerçekte var olan bir sonucun
bulunamaması durumudur.
Bilimsel ve Eleştirel Düşünme
Bazı yazarlar düşünmeyi iki mecrada ele almaktadırlar. Diğer bir deyişle bütünü kavramada iki temel
düşünce tarzı bulunmaktadır. Her iki düşünce türü de tecrübeyle sınanmış, net ve doğru bilgiler taşırlar.Bilimsel
olarak adlandırılanı sadece doğrulanabilir gerçeklerden,eleştirel olanı ise, inandırıcı ve iyi yapılanmış fikirlerden
müteşekkildir.15 Eleştirel düşüncede bilimsel gerçeklere ek olarak başka değerler de söz konusudur. Bilim sürekli
gelişmekte olduğu için nihai doğrular yoktur. Öğrenme yoluyla yeni bilgiler eklenmektedir. Eleştirel düşüncede
şahsi görüşler ağırlıklıdır.
Bununla birlikte her iki düşünme tarzında esas olan şey bir fenomenin açıklanmasıdır. Yani kritik (eleştirel)
düşünmede de bilimsel düşünmede de es asen bir olgu açıklanmaktadır. Düşünme fiili bir açıklama yapma olarak
ele alındığı takdirde konu biraz daha sadeleşmektedir. Açıklamak, bir şeyin başka şeylerle ilişkisini kurmaktır:
düzene sokmak, bir dizide, durumda veya kategoride uygun bir yere yerleştirmek, başka şeylerle kıyaslamak,
farklarını ortaya çıkarmaktır. Açıklama yaptığımız zaman, bir fenomenin önceki haliyle olan farklılıklarını tespit
ederek şimdiki haline nasıl dönüştüğünü inceleriz. Çeşitli veçhelerini inceler, bir bütün olarak özelliklerinin,
parçalarının veya fonksiyonlarının neler olduğunu ve birbirleriyle ilişkilerini, bütünü nasıl meydana getirdiğini
değerlendiririz. Bütün incelememiz ilişkilerin araştırılması ve bilim de bu ilişkiler sisteminin bilgisidir.16 Bilgimiz
arttıkça ilişkiler sistemi hakkındaki genel anlayışımız da artmaktadır.
Realisttik ve İdealisttik Düşünme
Tarih boyunca görülmüş olan düşünce sistemlerini realisttik ve idealisttik olarak iki guruba ayırmak
mümkündür. Aşağıda bu sistemlerin bazı özellikleri gösterilmektedir.
Realisttik düşüncede maddi ve somut unsurlar önem kazanmaktadır. İdealisttik düşüncede ise manevî, ruhsal
veya soyut unsurlar söz konusu olmaktadır. Biri geçici, zaman ve mekanla sınırlı veya göreceli hususlarla
uğraşırken, diğeri ebedi veya mutlak düşüncelere yönelmektedir. Her iki düşünce tarzı da farklı olmakla birlikte
birbirleriyle çelişen veya birbirlerini yalanlayan sistemler değildir. Nitekim, İbn-i Haldun’a göre olması gereken
(idealisttik), en az olan (realisttik) kadar geçerlidir.17 Realisttik düşünme sadece halihazırda var olanı açıklamakla
yetinmektedir. Fakat bunlar birbirinden ayrılmalı, birbirine karıştırılmamalıdır. Realiteyi keşfetmenin hassasiyeti
burada gizlidir. Öte yandan realisttik düşüncenin sınırları, var olanı var olduğu için kabul etmeye, haklı görmeye
kadar uzanabilir. Realitenin doğruluğu veya yanlışlığı konusunda bir tartışma yaratabilir. Bu nedenlerle ayrı şeyler
olmalarına rağmen birlikte kullanılmaları gerekmektedir.
Ayrıca realisttik düşünce tarzının mutlaka sekülarize olması gerekmemektedir. Sosyal bilimlerde seküler
kavramı dünyevî, dinî olmayan anlamında kullanılmaktadır. Kutsal olmayan, ateistlik, inançsızlık, itikatsizlik,
kafirlik, zındıklık, itaatsizlik, tanrıtanımazlık, küfür veya benzeri dine karşı tavır içeren herhangi bir anlam
taşımamaktadır.18 Esasen şu anda bize intikal etmiş olan gelenekteki dini unsurlarla dünyevi unsurları birbirinden
ayırmak da mümkün değildir.19 Genel bir ifadeyle kültür olarak adlandırılan yapı, zaman içinde her iki düşünce
tarzının da katkılarıyla yaratılmıştır.
Bilgi Kaynakları ve Objektivite Problemi
Düşünürler arasında, bilginin kaynağı veya elde edilmesiyle ilgili görüş ayrılıkları olmakla birlikte,
müşahede ve tecrübenin temel olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Özellikle öğrenme konusunda bu temel
kaynakların somut dayanakları vardır. Görme, işitme, koku, tat ve dokunma duyuları ile gözlem ve deney yapılarak
realite algılanmakta, başka bir deyişle bilgi edinilmektedir. Bu duyuların olmaması halinde onunla ilgili bilgi
edinmek mümkün olamamaktadır. Mesela, görme duyusu olmayan bir insan renklerle ilgili bilgileri asla
edinemeyecektir. Gözlem ve t ecrübe, bilginin elde edilmesinde bilimin kabul ettiği iki objektif yoldur ve herkes için
aynı sonuçları doğurur.
Öte yandan bazı düşünürler, beş duyunun dışında başka bilgi edinme yollarının varlığını kabul etmektedirler.
Özellikle sezgi ve ilham bunlardan en yaygın olanıdır. Vahiy de bir bilgi kaynağı olmakla birlikte inanç faktörüne
bağlı olarak kabul edilmektedir. Her üçü de genel olarak duyulara dayalı olmayan sübjektif bir kaynaktan bilgi alma
yollarıdır. Bu noktada bizi asıl ilgilendiren konu doğrudan kaynak veya bilgi alma yolunun kendisi değil, alınan
bilginin doğruluğunu sağlayan bir metot olarak bunların niteliğidir. Objektif bir gözlem katılan herkesin aynı ve
sınanabilir sonuçları müşahede etmesini sağlamaktadır. Sezgi ve ilhamın tüm insanlara, vahyin ise sadece seçilmiş
kişilere açık olduğu kabul edilmektedir. Burada söz konusu edilen vahiy bilgisi, kutsal kitaplardaki ayetler
anlamında değil, genel prensipler şeklinde ortaya çıkan ilahi bilgiler olarak anlaşılmaktadır. Vahiy bilgileri bilimsel
metotlarla ispatlandığı takdirde objektif bilgi niteliği kazanmaktadır. Bu kabulün temel nedeni, bilginin kaynağının
vahiy olması değil, daha sonra bilimsel metotlarla sınanmış olmasıdır. Gerçekte “İslam’ın ana kaidesi olan tevhit
inancı, kainattaki zaman ve mekan itibariyle mevcut bütünlüğün ilim yoluyla ispatına elverişli bir inançtır.”20
Vahinin bu şekilde ilimle ispat edilebilmesi onun da bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmesini gerektirir. Öte yandan
vahiy yoluyla aktarılan bilgi tüm insanlığa açıktır ve değişmemektedir. Somut olarak her zaman değerlendirilme
imkanı vardır. Sezgi ise başka insanlar tarafından somut olarak müşahede edilebilirlikten uzak kişisel bir anlayıştır
ve her zaman ne anlama geldiği açık değildir. Sezgi (intuition), mevcut ama üzeri örtülü bir hakikatin ani bir ruhi
hamleyle keş fedilmesi, ilham (inspiration) ise kişinin içine doğan yaratıcılık olarak tanımlanabilir. A. Kurtkan
Bilgiseven’e göre “ bir şeyi bilmek başka, yapabilmek başkadır. Yapabilmek için hem metot bilgisine hem de
sezgici akıl’a ihtiyaç vardır.”21 Bergson’a göre ruhun keyfî vasfı, sadece zihnin ince bir melekesi olan sezgi ile
kavranabilir. Bir takım vasıflar sezginin dışında, hele beş duyu ile asla anlaşılamaz. Bazı manevî hakikatlere ve
bilgilere akıl yürütme, beş duyu gibi vasıtaların dışında ancak sezgi yoluyla ulaşılabilir. Sezgi, elde edilen bilginin
kontrol edilmesi şartıyla bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmektedir.22
Bu durumda, tartışmalı olmakla birlikte, iki tür bilginin varlığı kabul edilmektedir. Bunlar deney ve gözlemle
ortaya konabilen objektif bilgi ile ilham, sezgi ve vahiyle edinilen sübjektif bilgidir. Bilimsel bilgi ise, kaynağı ne
olursa olsun sınanabilir ve objektif hale dönüştürülmüş bilgidir. Objektif (nesnel) bilgi, müşahede ve deney yoluyla,
sübjektif (öznel) bilgi ise ilham, sezgi, vahiy gibi vasıtalarla edinilir. Sosyal bilimin amacı objektif gerçeği
aramaktır.
Sosyal özellikler hiçbir şekilde anlam kaymalarına uğratılmadan realitede oldukları gibi anlaşılmalıdırlar.
Realite bir şeyin nasılsa öyle olması halidir ve bu nedenle de objektiftir. Ancak sosyal bilimlerde en önemli
metodolojik problemlerden biri objektivitenin ne olduğu ve nasıl sağlanacağına ilişkindir. Mesela, araştırmacı bir
sosyal olayı incelerken, önyargılarının gerçeği gölgeleyen ve olanı olduğu gibi anlamasını engelleyen etkilerinin
nasıl farkına varacaktır ve bunlardan kurtulacaktır?
Daha belirgin olarak objektifliği engelleyen unsurlar üç grupta toplanabilir. İlk grupta, teorilerin
kaynaklandığı bilgi birikimi vardır. Bir miras olarak önceki nesillerden intikal etmiş olan bu birikim, araştırmacının
zihnindeki düşünce sistemini normatif olarak şekillendirmekte, bir nosyona dönüşmekte ve dolayısıyla bundan
sonra nasıl düşünmesi gerektiğini empoze etmektedir. İkinci grupta, araştırmacının yaşadığı çağın, kültürün,
statünün veya hayat şartlarının etkileri söz konusudur. Üçüncü grup etkiler araştırmacının şahsi özelliklerinden,
kişiliğinden ve geçmişinden kaynaklanmaktadır. Bir araştırmada kısaca, gelenek, çevre ve şahsiyet olmak üzere üç
grup etki de söz konusudur.23 Objektiviteyi engelleyen bu etkilerin sistematik olarak kontrol edilerek ortadan
kaldırılması metodolojinin esas amaçlarındandır. Buradakiobjektiflik kişiye göre değişmezlik veya izafi olmamak
anlamında kullanılmaktadır. Bourdieu, realitenin modele göre değişeceğini ve bundan dolayı bu realitelere ait
objektivitenin de değişeceğini söylemektedir. Mesela, ‘tren her zaman iki dakika geç gelir’ ile ‘tren kural olarak iki
dakika geç gelir’ arasında kabul edilmiş olan model bakımından fark vardır.
Her iki cümlede de aynı olay anlatılmasına rağmen, ikinci cümlede bir politika veya planın söz konusu
olduğu anlamı çıkmaktadır.24 Bu durumda objektivite, kabul edilmiş olan kurallara göre değişmektedir. Modern
insanın düşünce unsurları, kendi kişiliğinden ve sosyal güçlerin, tarihi mirasın, dış kültürün ve hayat tekniğinin
meydana getirdiği toplum içindeki varlığından kaynaklanmaktadır.25
Bir şeyin ne olduğu onu anlayan insanın kabul ettiği değerlere bağlıdır. Olaylar referans alınan değerlere
göre bir anlam kazanmaktadırlar. Referans noktaları objektif veya sübjektif olarak değiştikleri gibi bilim dallarına
veya disiplinlerin bakış açılarına göre de değişmektedirler. Bilim dalları kendi yapılanmalarına uygun olacak bir
kısım özellikleri ön plana çıkararak ya da bu özelliklerde yoğunlaşarak belli bir olayı açıklamaktadırlar. Böylece
objektif realite karşısında bilimlerin de kendilerine has bir tavırları olmaktadır. Ancak bu tavırlar hiçbir zaman
sosyal realiteye aykırı olmamalıdır. Olaylara ve kavramlara sosyal realitede oldukları gibi anlamalar atfetmek
gerekir. Mesela, felsefede, hukukta ya da iktisattaki anlamlarından kaçınmak gerekir. Felsefeden farklı olarak
mutlak veya nihai gerçeği aramadan, doğru veya yanlış olduğuna hükmetmeden, doğruluğu veya yanlışlığı tespit
edecek genel kurallar edinmeye çalışmadan, bunları sadece bir sosyal fenomen olarak değerlendirmek
gerekmektedir. Mesela Durkheim’a göre yanlış din yoktur; hepsi kendi tarzında doğrudur. Realite hakkında verilmiş
olan bütün cevaplar veya düşünceler insan varlığının değişik tarzlarıdır. Sosyolojik bakış açısına göre mantık
izafidir ve düşüncenin kanunları da sosyal davranış normları gibi birer sosyal üründürler. Sosyal meseleler, olayları
ve ilişkileri itibariyle yere zamana ve toplum yapısına göre (itibari olarak) değerlendirilmelidir. Genel sonuçları
engelleyici bir aşırı özelciliğe düşmemeye dikkat edilmelidir.26 Düşünce ve davranışlar, sosyal normların etkisi
altında gelişmekte ve standartlaşmaktadırlar. Kendine yol gösterici olarak nedenselliği kabul eden bir felsefi
düşünce, mesela bazı dini inançları irrasyonel veya mantıksız bulabilir. Halbuki bunlar sosyal sistemin işlerliği olan
parçalarıdır. Sosyal normların anlamsız bulunarak ortadan kaldırılması toplumu kaosa sürükleyebilir. Bu durumda
‘sebep’ insanın elinde herhangi bir sistemin lehinde veya aleyhinde kullanabileceği bir silah olmaktadır.
B.BİLİMSEL YÖNTEM VE ARAŞTIRMA
Bu çalışmada sosyoloji, metodoloji ve felsefeden yararlanılarak bilimsel araştırmanın tekniği
incelenmektedir. Amaç, düşünme veya araştırma yapma gibi entelektüel bir çalışma esnasında bilimsel dogmalar,
düşünce kalıpları veya diğer metodolojik hatalara düşmeden ya da engellere takılmadan sosyal olayların
anlaşılmasını sağlayacak araştırma metodu oluşturmaktır. Böylece araştırmacının herhangi bir sosyal olgu
hakkındaki bilgisi, sadece başkalarının o konuyla ilgili daha önceki anlayışlarıyla sınırlı kalmayarak olayın
hakikatine başka yönleriyle de nüfuz edebilecektir. Çalışmada düşünme ve metodolojinin önemli noktaları
birleştirilerek bilimsel metodolojinin temel çerçevesi kurulmaya çalışılmaktadır. Araştırmadaki teori ve pratik
bağını koparmamak için konular mümkün olduğu kadar birlikte ele alınmakta ve uygulama örnekleriyle
açıklanmaktadır. Bu amaçla sık kullanılan bazı araştırma tekniklerine de yer verilmiştir. Vurgulanması gereken bir
husus da metodolojinin araştırma tekniklerinden çok daha ötede ve en az araştırmanın kendisi kadar önemli
olduğudur. Bilimsel bir çalışmada her adımın düşünülerek atılması gerekmektedir. Aksi takdirde elde edilmiş olan
sonuçlar geçersiz olacaktır. Sosyal konularla ilgilenen herkesin, bilimsel düşünceyi hem bir düşünce tarzı hem de
düşünme metodu olarak kullanması yararlı olacaktır. Böylece sosyal olaylar daha kolay, anlamlı ve gerçekte
oldukları gibi değerlendirilebilecektir. Günümüzde her kesimden insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey “ kendisinin
dışındaki dünyada ve kendi benliğinde olup bitenleri anlamasını sağlayacak düşünsel bir nitelik kazanmak; böylece,
önünde bulduğu bilgilerden bu amaçla yararlanabilmek için gelişkin bir düşünce düzeyine çıkabilecek duruma
gelebilmektir.”27 Bilimsel düşünme pratik bir metot sağlayarak sosyal olayların anlaşılmasını kolaylaştırmakta, belli
bir disiplinin kalıplarının dışında, gerçekte etkili olan başka faktörleri de hes aba katarak daha da netleştirmektedir.
Böylece sosyal hadiseler gerçekte oldukları gibi değerlendirilebilmektedir. Zaten sosyal bilimlerin amacı da budur.
Sosyal bilimlerin tahsili, zaman içinde bilimsel bir düşünme tarzını sağlamakla birlikte, mevcut standartların
ötesine geçecek bakış tarzlarını geliştirme mecburiyeti vardır. Öte yandan, sosyal bilimler sahasındaki diğer
araştırmacıların kendi disiplinlerindeki çalışmalarına katkı sağlaması bakımından sosyolojik düşünmeyi dikkate
almaları gerekmektedir. Bilimsel düşünebilmenin yararlı olacağı bir başka kesim de sosyal politikalarla uğraşan
veya karar verme görevindeki yöneticiler, yetkililer ve siyasilerdir. Doğru kararların alınması sadece mevcut teknik
imkanların en uygun kombinasyonunu sağlamakla değil, mevcut olan tüm faktörler karar verme sürecine dahil
edilmesiyle gerçekleşmektedir. Özellikle sosyal determinantlar esas faktör olarak değerlendirmeye katılmalıdır. Bir
toplumun kendine has şartları ihmal edilerek yapılan faaliyetler hem eksik hem de bilimsellikten uzaktır.28 Bu
nedenle günümüz insanı için mümkün olduğu kadar geniş bir yelpazeyi dikkate alan ve sürekli geliştirilen
sosyolojik bir düşünce biçimi sağlanmalıdır.
III.ARAŞTIRMA SÜREÇ VE TEKNİKLERİ
A.PROBLEMİN TANIMI
Araştırma Problemi
Bu bölümde bir araştırma için probleminin önemi ve nasıl ele alınacağı tartışılmaktadır. Genel olarak
herhangi bir bilim dalını yönlendiren faktör, o branşa ait bakış açısı ve problemleri ortaya koyuş tarzıdır. Problem
bir kere şekillendirilince, meydana getirilmiş olan çerçevesi artık başka bilgilerin dahil olmasına izin
vermemektedir.29 Bu durumun, problemin formüle edilmesi için gerekli olan tüm verilerin hesaba katılmaması gibi
olumsuz bir etkisi vardır. Gözden kaçırılmış olan verilerin eksikliği problemin çözümüne de yansımaktadır. Ayrıca
problem ortaya konduktan sonra konuyla ilgili yeni veriler teşekkül edebilmektedir. Bu nedenle problemin
formülasyonu esnasında tüm verileri değerlendirmeye alabilen ve gerektiği takdirde yeni verilere açık bir
metodoloji oluşturmak gerekmektedir.
İnsan ancak problemlerle bilinçli olarak karşılaştıkça ilerlemekte ve yükselebilmektedir. Büyük problemlere
maruz kalan insan, içinde o problemi telafi eden daha büyük bir gücü açığa çıkarmaktadır. Mesela Beethoven en
büyük bestelerini sağır olduktan sonra yapmıştır. Problemlerin çok mükemmel şeyler yapılmasına sebep oluşunun
iki gerekçesi vardır. 1. Bir problem düşünme prosesinin başlaması için gerek şarttır. Hiç kimse ”zorluk”
hissetmediği takdirde düşünmeğe başlamamaktadır. 2. Problemler insan medeniyetleriyle yakından ilgilidir. A.
Toynbee’ye göre her medeniyet belli bir probleme verilmiş akıllıca cevaplar tarafından üretilmiştir.30 H. Bergson’a
göre ilkel topluluklar muhtemelen yaşamanın çok kolay olduğu, çözülmeyi bekleyen veya zihni meşgul eden bir
problemin olmadığı toplumlardır.31 Problem, insan ve medeniyetin gelişmesinin arkasındaki büyük dinamodur.32
Bu nedenlerle sosyolojik düşünmede problemin varlığını objektif bir tutumla ele almak gerekmektedir.
Tespiti
Bir çalışmada önce bir şeyin problem olup olmadığını veya neden ve nasıl olduğunu ortaya koymak
gerekmektedir. Madem ki bir problem olmadan düşünme prosesi başlatılamamakta, o halde önce problem
bulunmalı, anlaşılmalı ve net bir şekilde, açıkça ortaya konmalıdır. Eğer problem açık bir şekilde tespit edilemezse
konunun anlaşılması, açıklanması ve işlenmesi mümkün olamamaktadır. Öte yandan problemin önemini,
ciddiyetini ve değerini de bu tespit çerçevesinde belirtmek gerekmektedir. Mevcut durum içindeki yerinin ne
olduğu, kültüre ve medeniyete etkilerinin neler olduğu ortaya konarak boyutları açıkça tasvir edilmelidir.
Problemi belirtmede ve özelliklerini ortaya koymada bazı hususlar değerlendirilmektedir. Bunlardan ilki
problemin zaman boyutunun belirlenmesidir. Konunun belli bir zamana has ya da her zaman görülebilir olup
olmadığı ortaya konulmalıdır. Mesela, “insanın tabiatı nedir, toplum nedir?” gibi sorularda herhangi bir zaman
boyutu söz konusu edilmemiştir. Değerlendirilmesi gereken diğer bir husus problemin farkında olunabilirliğidir.
Bazı problemler toplumun tümü değil sadece küçük bir kesimi tarafından farkında olunabilirler. Bu tür problemler
net olarak görülmemekte, ancak bilim adamları veya sanatkarlar tarafından ortaya atılmaktadırlar. Daha sonra
filozofların, psikolog ve sosyologların konusu olmaktadırlar. Mesela insan hayatındaki mekanikleşme 1900’lerin
başında önce kübist ressamlar ve besteciler tarafından yansıtılmış, sonra Kafka ve Wells gibi yazarlar hayatın
anlamsızlaşması ve gayri insanî olmasını tasvir eden romanlar yazmışlar ve daha sonra da yüzyılın ortalarında bazı
egzistansiyalistler ve fenomonolojik filozoflar modern hayatın insanı yalnızlığa ve çöküntüye itişini göstermişlerdir.
Kısa süre sonra sosyologlar ve psikologların kendi açılarından problemi incelemeleriyle daha önce toplum
tarafından farkında olunmayan bu problem tedricen tanınmaya başlanmıştır. Bu tür problemlerin tespiti için
öncelikle yaygın olmayan duyarlılığın yansıtıldığı sanat ve müziği takip etmek gerekmektedir. Bu problemleri
müşahede eden güncel eserleri takip etmek konunun şuuruna varılması için atılması gereken ikinci adımdır. Daha
sonra problemi bizzat ferdin kendi gözleriyle toplumda veya kaynağında müşahede etmek mümkün olmaktadır.
Değerlendirilecek olan bir başka husus ise problemin niteliğidir. Bir problem geçici olabilmekte, varlığını biteviye
sürdürebilmekte veya giderek büyüyebilmektedir. Yaşadığımız sürece karşı karşıya kaldığımız hava kirliliği gibi
canlı problemler vardır. Bunlar daima canlılığını ve önemini korumakta ve tehlikelerini artırmaktadırlar. Problemi
yazılı veya sözlü olarak etkin bir şekilde ele almak için bir tehlike kaynağı olduğunu, çöküşe ve düşüşe sebep
olduğunu, doğrudan veya dolaylı olarak insanları yaraladığını, belli bir mecra doğrultusunda büyüdüğünü ve
hareket ettiğini, temel olduğunu ve başka problemler yarattığını, başkaları tarafından da müşahede edildiğini,
problemin toplumu veya kurumları etkileyerek olması gerekenden daha az etkin işletmekte olduğunu göstermek
gerekmektedir. 33
Çözümü
Problemin çözümü iki şekilde olabilmektedir. Sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla köklü bir çözüm
sağlanabilmekte, ya da sebepler ve sonuçlar üzerinde iyileştirmeler yapılarak kısmen çözülebilmektedir. Sebeplerin
kaldırılmasına yönelik çalışmalara nedensel çözüm, belirtilere yönelik çalışmalara ise semptomatik çözüm adı
verilmektedir. Acil müdahalelerin gerektiği veya sebeplerin kaldırılmasının uzun zaman alacağı durumlarda
semptomatik çözüm öncelik kazanmaktadır. Öte yandan her iki çözüm şeklini aynı zamanda uygulamak da
mümkündür. Bir yandan problemin belirtileri ve sebepleri iyileştirilirken öte yandan es as sebepler tamamen ortadan
kaldırılabilmektedir.
Çözüm, problemin belirtilerini (semptomlarını) düşürmekte, sebeplerini azaltmakta veya ortadan
kaldırmaktadır. Her iki çözüm tipinin de etkili ve sınırlı tarafları vardır. Semptomatik çözüm, suç işleyen birine
verilen cezadır. Suçun temellerini bulup ortadan kaldırarak suç işlememeyi sağlamak ise sebepsel çözümdür.
Yüksek ateşli bir hastanın ateşini ilaç vererek veya buz koyarak düşürmek semptomatik çözüm, hastalığın sebebini
bularak ortadan kaldırmak ise sebepsel çözümdür. Semptomatik çözümün iki avantajı vardır. Birincisi kolaylıkla ve
hemen uygulanabilir olmasıdır. İkincisi ise, problemin esas sebeplerinin bilinmediği durumlarda belirtilerle
uğraşmaktan başka yolun olmamasıdır. Dezavantajlarının ilki semptomların (belirti) çoğu kere bir değer ifade
etmekte oluşlarıdır. Bu durumda belirtiyi ortadan kaldırmak aslında faydalı değildir. Mesela yüksek ateş aslında
vücuttaki zararlı bakterileri öldürdüğü için faydalıdır. İkinci dezavantaj ise, orijinal sebeplerin hala etkinliklerini
sürdürmeleri nedeniyle semptomatik çözümün iyileştirme yönünde etkili olmamasıdır. Çözüm konusunda öncelikle
bir problemin sebeplerinin ya da belirtilerinin düzeltileceğine karar verilmelidir. Bu konudaki tercih aslında
problemin niteliğine göre değişmektedir. Belirtileri düzeltme metodu daha kolay ve çabuk uygulanabildiği gibi,
sebeplerin belirlenemediği kompleks durumlarda daha da kolaydır. Ancak, her zaman için köklü bir çözüm esas
amaçtır.34
Problemin çözümü, sebeplerin analiz edilmesiyle başlamaktadır. Bir problemin sebepleri analiz edildiğinde,
muhtelif sebepler mantıki bir sırayla ortaya çıkmaya başlamaktadır. Düşünülen sebeplerin sayısı arttıkça, daha az
makul olmaya başlarlar. Mesela, otomobil motorunun çalışmamasının sebepleri, mantıkî olarak analiz edilmeye
başlandığında, ilk olarak, mesela buji kablolarının çıkmış olabileceği düşünülür. Kabloların sağlam olduğu
görülünce sebep analizleri devam eder ve başka sebepler düşünülür. Fakat yeni sebeplendirmelerin her
başarısızlığında mantık ve akılcılık oranı gittikçe düşer ve nihayet insan kendi kendine veya otomobille konuşmaya
başlar, sonunda çaresizlik içinde araçla kavga etmeye ve ona bir yumruk indirmeye kadar işi vardırabilir. Çağrılan
tamirci kirlenmiş olan bujileri temizleyerek motoru çalıştırdıktan sonra gerçek sebebin ne kadar basit olduğu fark
edilir. Problemin sebebi keşfedildiğinde, çözümü genellikle çok kolay ve basittir.
Sebepleri analiz etmenin, sebeplerden sonuca ve sonuçtan sebebe gitmek şeklinde iki temel yaklaşımı veya
metodu vardır. Örnek olarak ensülinin diyabetik semptomları düşürmesini her iki metodu kullanarak açıklayalım.
Birinci metoda göre şartlar zinciri veya bir zincirleme reaksiyonun nasıl meydana geldiği ve sonucun nasıl üretildiği
anlatılmaktadır. Ensülinin enjekte edilmesi, kan hücrelerinin şeker ihtivasını artırmakta, böylece zarar gören
bölgeler için daha fazla kan şekeri sağlanmakta ve sonuç olarak müşahede edilen biyolojik hata giderilmektedir.
Sebep sonuç zinciriyle, belli bir sebebin belli bir sonucu nasıl ürettiği ortaya konmaktadır. İkinci metoda göre,
ensülin almakla diyabetik belirtilerin düştüğü gösterilir. Bunu ortaya koymak için hastanın ensülin aldığında
diyabetik semptomlarının düştüğü belirlenir. Bu metotta, semptomların neden ortadan kalktığı bilinmemektedir,
fakat sonuç kesindir. Her iki metotta kullanışlı ve tatminkardır, ancak birlikte kullanıldıkları taktirde daha kesin ve
etkilidir. Aşağıda her iki metot da sınıflandırılarak açıklanmaktadır.
I) Sebeplerden sonuca gitme metodu: Sebebin, belli bir sonucu nasıl ve niçin ürettiğini tasvir edilerek
açıklanmaktadır. Bu durumda müşahede edilen problem ya geriye doğru sebepler zinciri kurularak ya da sebepleri
listelenerek açıklanır. Aşağıda her iki durum da örneklerle izah edilmektedir.35
Sebepler Zinciri: Belli bir sebep belli bir sonucu üretmektedir. Bu sonuç da daha sonraki bir başka sonucu
üretmekte ve sebepler zinciri, ortaya konmak istenen sonuca kadar uzanmaktadır. Böylece problemin dayandığı ya
da çözülmek istenen sebepler tespit edilmiş olmaktadır. Aşağıdaki örnekte, (A) çözümü istenen problemi, (Z) ise
problemi doğuran sebebi temsil etmektedir. Fakat (A) problemini çözmek için sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine
bağlı aradaki tüm sebepleri (B, C,…X, Y) ortadan kaldırarak (Z) sebebine ulaşmak gerekmektedir.
Sebep-sonuç zinciri:
Sebep
A————————————->Z
Çünkü;
A—-> B—-> C…. X—-> Y—-> Z
Çoklu Sebepleri Listelemek: Bazı olaylar basit veya tek bir sebeple açıklanamamakta birinci dereceden ve
doğrudan etkili pek çok neden sayılabilmektedir. Bu durumda sebeplerden birini seçerek geriye doğru nedensellik
bağını açıklamak yerine, sebeplerin tümünü listelemek daha anlamlıdır. Aşağıdaki örnekte Atina medeniyetinin
çökmesi bir sebepler listesiyle açıklanmaktadır.
Çoklu Sebepler:
Atina Medeniyetinin Çöküşü:
|—-> Savaş
|—-> Fuhuş
|—-> Romanın Birliği
|—-> Kaynakların Tükenmesi
II.) Sonuçtan sebeplere gitme metodu: Sebep ve sonucun birbiriyle ilgili veya birleşmiş olduğunu göstererek
bir sebebin etkinliği açıklanmaktadır. Bu metot, yine kendi içinde yer alan aşağıdaki üç ayrı grupta
değerlendirilebilir.36
a)Uyuşma – Birleşme Metodu: Bu metodu bir örnek ile açıklayalım. Bir gurup insanın mide sancısından
şikayet ettiğini varsayalım. Sancının sebebini tespit için grubun tümünün de yaptıklarındanortak olan bir şeyin
bulunması gerekmektedir. Mide ağrısı söz konusu olduğu için gıda ile ilgili bir araştırma yapılmalıdır. Önce nerede
yemek yedikleri soruşturulabilir. Aynı lokanta yediklerini öğrenmek sürpriz olmaz. Sonra ne yediklerine bakılarak
mesela, bir kısmının hamburger diğerlerinin ise sosisli sandviç yedikleri belirlenir. Bu durumda tekrar her
üyeninortak tarafı aranarak, hepsinin de, mesela hardal, yemiş olduğu bulunur. Bunun üzerine hardaldaki bir
maddenin midelerini bozmuş olduğuna dair bir hipotez geliştirilir. Buna göre yapmış oldukları ortak (uyuşan) bir
şey midelerindeki ağrının sebebidir. Uyuşma metodu kısaca, “ her ne zaman tespit edilmiş bir sebep mevcutsa,
onunla ilgili sonuç vuku bulur” şeklinde ifade edilebilir. Mesela belli bir faktörün suça sebep olduğunu göstermek
için, o faktörün olduğu olaylarda suçun da bulunduğu işaret edilir. Her ne zaman öğretim yükü azaltılırsa daha iyi
bir eğitim sonucu alınmaktadır. Bu örneklerde fark edildiği gibi uyuşma metodunda sebep ve sonuç daima bir arada
görülmektedir. Bundan dolayı sebep (faktör) ve sonuç birleşmektedir. Ancak bu metodun da bazı zorlukları vardır
ve tümdengelim metodundaki mantık hatasıyla karıştırılmamalıdır. “Midem ağrıyorsa hardal yemiş olmalıyım”
şeklindeki bir çıkarsama yanlıştır. Ayrıca aynı hardaldan yiyen herkesin de mutlaka midesi ağrıyacak ş eklindeki
çıkarsama da yanlıştır. Çünkü sonucu meydana getiren faktörler değişebilmektedir. Aşağıdaki örnekte, değişik
içkilerle birlikte su içilmekte ve vücutta toksik zehirlenme gözlemlenmektedir. Bu durumda ortak faktör sudur.
Başka bir deyişle, aynı sonucun bulunduğu her yerde su da vardır. O halde “ su toksik etkiye sebep olmaktadır”
şeklinde bir hipotez üretmek gerekir ki bu yanlış olur.
viski + su = toksik etki
cin + su = toksik etki
bira + su = toksik etki
şarap + su = toksik etki
b)Fark Metodu: Yukarıdaki yanlışlığın olmaması için analizin doğruluğuna ve mantık hatalarına dikkat
edilmelidir. Bu da fark metodu kullanılarak yapılmaktadır. Fark metodu yukarıdaki örnek kullanılarak şöyle
açıklanabilir: Su hariç tutularak toksik etkinin olup olmadığını incelenir. Su olmadığı halde toksik etki hala varsa,
sebep olarak viski, cin, şarap ve biradaki ortak olan başka bir faktör olduğu sonucuna varılır. Çünkü, sebep mevcut
değilse, sonuç da olmamalıdır; eğer sonuç mevcut değilse, sebep de bulunmamalıdır. Uyuşma metodunun
eksikliklerine bir başka açıklayıcı örnek açlık konusunda verilebilir. Açlık sebebiyle midenin büzüldüğü
müşahedeyle tespit edilebilir. Bunun için mideye bir balon yerleştirilerek şişirilir ve daha sonra bir göstergeye
bağlanarak denek açlık hissettiğinde, göstergedeki artan basınçla midenin büzüldüğü gözlemlenebilir. Bu durumda
birleşme metoduna göre sebep ile sonuç arasında illiyet bağı vardır. Oysa bu deney geliştirilerek midesi alınmış
insanlar incelendiğinde, onların da açlık hissettiği bulunabilir. Böylece mide büzülmesi ile açlık arasındaki illiyet
bağının olmadığı, birleşme metoduyla önerilen bir ilişkinin bulunmadığı ortaya çıkar. Eğer uyuşma metodu her
zaman doğru olsaydı, midenin büzülmesi sonucu açlık sebebinden bağımsız olurdu. Ayrıca, iddia edilen sebebin
gerçek olmadığı placebo kullanılarak da gösterilebilir. Eğer ilaç verilenlerle placebo verilenler arasında bir fark
yoksa, iddia edilen sebep geçersizdir. Kısaca, sebep, sonuçtan bağımsız olmalıdır. Sebep, sonucun ayrılmaz bir
parçası olmamalıdır. Sebep bağımsız bir değişken olmalıdır. Sebep sonucun tabii bir parçası olduğu taktirde başlı
başına bir sebep olarak başka sonuçların teşekkülünde rol sahibi olamamaktadır.
c)Karşılıklı İlişki Metodu: Bu metot, karşılıklı bir ilişki ve denge esasına bağlıdır. Temel faraziyesi, “ çok
miktarda sebep varsa, çok miktarda da sonuç olmalıdır; az miktarda sebep varsa, az miktarda sonuç olmalıdır”
şeklinde formüle edilebilir. Yukarıdaki hardal örneği bu metoda göre tekrar kullanılırsa, “ fazla hardal yiyen kişi
daha çok hastadır, az hardal yiyen ise daha az hastadır” sonucuna varılır. Eğitim ve gelir ilişkisinde öğrenim
hayatında daha başarılı öğrenci daha çok para kazanır, daha az başarılı öğrenci daha az para kazanır denebilir. Bu
durumda, daha çok para kazanan daha iyi bir öğrenci olur. Sebep ile sonuç arasında birbirlerini üretmeleri şeklinde
karşılıklı bir ilişki söz konusu olmaktadır. Bu metodun da tehlikeli ve hatalı tarafları vardır. Birinci hata, iki şeyin
birbirine nedensel olarak bağlı olmadığı halde niteliksel olarak ilişkili olabilmesidir. Mesela iki ayrı saat, yapısal
olarak birbirinin aynıdır, fakat sebep olarak birbirlerini etkilememektedirler. İkinci hata, karşılıklı ilişkiyi
yorumlamada ortaya çıkmaktadır. Mesela sosyologlar, çocuklardaki sosyal davranış bozukluklarının, sanıldığının
aksine, okudukları çizgi romanların bir sonucu değil, aslında davranış bozukluklarından dolayı bu romanları
okuduklarını ortaya koymuşlardır. Üçüncü tehlike, görülen karşılıklı ilişkinin tesadüfî veya kazayla olmasıdır.
Problemlerin sebeplerinin analizinde ve ortadan kaldırılmasındaki başarısızlığın maliyeti büyük olmaktadır.
Sık sık düşülen bir hata problemi çözmek için problemlerin semptomlarını iyileştirmeye çalışmaktır. Problemin
belirtilerini çözmek, problemin kendisini çözmek değildir. Orijinal sebep, problem üretmeye devam etmektedir. Bu
durumda problemin sebebini bulmak ve ortadan kaldırmayı öğrenmek mecburiyeti vardır. Hatta bazen problemin
semptomlarını iyileştirmeye karar verilse bile, sebebin ne olduğunu bilmeden veya idrak etmeden böyle bir seçim
yapmak mümkün olmaz. Sebep öğrenildikten sonra ortadan kaldırılmaması gerektiği veya kaldırılamayacağı
anlaşılabilir. Bu sebeple problem çözümü analizle başlamakta ve sebepten sonuca veya sonuçtan sebebe giden
teknikler kullanılmaktadır.
B.ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, VARSAYIMLARI VE SINIRLILIKLARI
Amacı.
Yukarıda işaret edilen genel sebeplerinin yanı sıra, araştırmacının bu araştırmayı yapmak için kendisine has
özel nedenleri ve problem konusunda belirlediği sebepleri vardır. Çalışmayı meydana getiren bu Orijinal hususların
ortaya konması gerekmektedir.
Önemi
Amaçlanan araştırmanın, ilgili branşın (bilim dalının) alanına olan katkısı veya bu dal için öneminin ne
olduğu belirlenir.
Sınırları
Araştırmanın sınırları. Kullanılan genel (mesela genel bir sosyoloji teorisi olan yapısalcı) teoriler ve bu
araştırmaya has özel teoriler ne ölçüde veya ne şekilde kullanılmıştır? Mesela yazar bu çalışmasında sosyal
psikolojiyi de kısmen kullanmış olabilir. Bu kısmîliğin sınırlarının da çizilmesi gerekmektedir. Hangi konuların
hangi gerekçelerle araştırma kapsamı dışında tutulduğu belirtilmelidir.
C. ARAŞTIRMADA KULLANILAN TEMEL KAVRAMLARIN TANIMLANMASI
Konu hakkında arka plan (bekraund) enformasyonu bulunarak kavramlarla ilgili terminoloji
tanımlanmaktadır. Ansiklopediler veya genel kaynaklardaki bilgiler hazırlık amacıyla kullanılabilir. Bu aşamada
konu veya tez, ana noktaları ortaya koyucu tarzda özet bir ifade haline getirilebilmektedir. Bu işlemden sonra konu
sınırlanarak yeniden tanımlanmalıdır. Mesela, çevre kirliliğiyle ilgili bir konunun sınırlandırılması kimyasal
atıkların deniz suyunu kirletmesi şeklinde yapılabilir. Bu aynı zamanda ele alınan problemi bir yönüyle ortaya
koyma anlamını da taşımaktadır. Konu belli bir çerçeve ile sınırlandırılmalı fakat derinliğine ele alınmalıdır.37
Düşünürken veya bir konuyu ifade ederken, aslında söz konusu olan eylemin eldeki standartlara göre geniş
anlamıyla bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Başka bir deyişle elde, standartlaşmış ve somutlaşmış bir ölçü
bulunmaktadır. Değerler ise daha önceki tecrübelerle sağlanmış olan bir grup standartlardır. Tercihler, bilinçli veya
bilinçsiz olarak bu standartların üzerinde ve yine aynı standartları kullanarak yapılmaktadır. Bu nedenle herhangi
bir objeyi algılarken veya değerlendirirken, başka bir deyişle düşünürken, yapılan eylem aslında birtanım lamadır.
O bakımdan, nasıl düşünüldüğünü fark etmek için bir konu üzerinde çalışmaya başlarken, nasıl tanımlama
yapılacağının da açıklanması gerekmektedir. Sosyal bilimlerde Aristocu, Platocu ve Operasyonel olmak üzere üç
tür tanımlama ele alınmaktadır.38
Aristocu tanımlama, eşyaları uygun kategorilere koyup sınıflandırarak yapılmaktadır. Esasen her şey mutlak
varlığın parçalarıdır.39 Bu sebeple bir şeyi belirlerken onu tasnif etmek gerekmektedir. Bir terimi tanımlarken de
mutlaka onun en azından iki sınıflandırılması yapılmalıdır. Birincisi, terimi büyük veyagenel bir sınıfa veya guruba
yerleştirmektir. Fakat bu tek başına yetmemektedir. Mesela, bir daireyi tanımlarken ‘kapalı bir eğri çizgi’ diyebiliriz.
Çünkü, tanıma uyan başka şekiller de, mesela elips, vardır. Bu sebeple daha ileri gitmeli ve tanımlanan terimin
genel sınıflandırmanın öteki üyelerinden nasıl ayrıldığı da gösterilmelidir. Bunu başka bir sınıfı daha ekleyerek
yapmak mümkün olmaktadır. Buna şekil, tür, dış görünüm veyaçeşit denir. İkinci sınıflandırma daha özel ve dardır.
Bir daireyi tanımlarken, ‘kapalı bir eğri çizgi’ sınıflamasına ek olarak, ‘merkezden eşit uzaklıklardaki noktaların
oluşturduğu çizgi’ deyimitür olarak getirilir. Bir tanımlama, ihtiyaç duyulduğu kadar alttürlere (sınıflamalara) sahip
olabilir. Ancak, anlamayı kolaylaştırıcı ve mümkün olan en az sayıda sınıflandırma olmalıdır. Kısaca Aristo’nun
metodu, genelden özele giden bir sınıflandırma yapmaktır. Mesela, oturulan sandalyeyi tarif ederken, önce mobilya
sınıfı, sonra tahta mobilya, tek kişilik tahta mobilya, vs… şeklinde çeşitli sınıflamalar yaparak sadece belli bir
sandalye kalıncaya, başka hiçbir sınıflandırma imkanı kalmayıncaya kadar devam ederek ort aya çıkanlar işaret
edilmelidir. Bu metot esasen tümdengelim metodudur.40
Plato’ya göre ise iki ayrı varlık alemi vardır. İlk alem, normal olarak algılanan günlük dünyadır. Bu dünyayı
görülmekte, hissedilmekte, duyulmakta ve bu nedenleduyular la algılanan dünya olarak adlandırılmaktadır. Diğer
alem, ideler dünyası, daha temel ve daha önemlidir. Bu alemde, duyular aleminde algılanan her objenin veya her
idenin modeli veya orijinal numunesi bulunmaktadır. Mesela, ideler dünyasındaki sandalye bir modeldir, duyular
dünyasındaki bütün sandalyeler ise sadece bu modelin birer taklididir veya benzeridirler. İdeler dünyasındaki
orijinal model mükemmeldir ve dünyadaki her şey bu mükemmeliyeti yakalamaya çalışmaktadır. Tıpkı oturulan
sandalyenin, sandalye idesinin sadece mükemmel olmayan bir taklidi oluşu gibi dünyevi objeler mükemmel
olmayan taklitlerdir Kısaca, bir idealler alemi vardır bir de somut alem. Bu somut alemi somut olarak hissederiz.
Somut alemdeki her şey ideal alemdeki idealin birer eksik (yani ideal olmayan) taklidinden ibarettir. Derin ve en
kullanışlı bilgi ideler aleminden gelmektedir. Mesela, özgürlük dünyada sınırlı ve eksiktir. Hepimiz evrenin
kanunlarına ve şartlarına bağlıyızdır. Özgürlüğü anlamak için mevcut dünyamızdaki kusurlu taklitlerden
kurtulmamız gerekir. Böylelikle bir kere özgürlüğü anlarsak onu nasıl elde edebileceğimizi de anlayabiliriz. İdeler
alemindeki gerçek bilgiye sahip olmadan veya sadece duyular alemindeki taklit bilgiye sahip olarak özgürlüğü, ona
sahip olmayı ve korumayı çok az anlayabiliriz. Böylece bir Platocu tanımlama saf ve mükemmel ideyi ortaya
koymaya teşebbüs etmektedir. Böyle bir tanımlama bir kere ortaya konduğunda artık zaman ve mekan dışılıktan
uzak, gerçek ve tam bir tanımlama yapılmış olur. Ancak, her şeyin tabiatı değiştiğinden dolayı böylesi mükemmel
bir tanımı zaman ve mekan üstü olarak ortaya koymak mümkün değildir. Ayrıca her şey de, mesela elektrik, ideler
aleminde yoktur.41 Alfred Weber, Platocu ve Aristocu felsefeleri maddenin inkarı ve düşüncenin ilahlaştırılması
olarak eleştirmektedir.42
Operasyonel (Fiili, işlemci) tanımlama ise, yukarıdaki her iki tanımlama metodunun da kullanılamadığı
durumlarda yapılması gereken tanımdır. Mesela, psikolojiyi tanımlarken, Platocu açıdan psikoloji idesi ortaya
konulamamaktadır. Ayrıca psikolojiyi net kategorilere de koymak veya ayırmak da mümkün değildir, eğer teşebbüs
edilirse bazı yaklaşımlar veya gelecekteki yaklaşımlar göz ardı edilmiş olur. Bu sebeplerden dolayı bazı durumlarda
operasyonel tanımlama yapılmaktadır. Bu tür durumlarda, bir şey zamansız ve mekansız bir hale konamıyorsa
(Platocu), öte yandan katı ve net bir kategoriye de konamıyorsa (Aristocu), yapılacak olan bir şeyi yaptıklarıyla,
sahip olduklarıyla, tutum ve davranışlarıyla kısaca olduğu şekliyle tarif etmek gerekmektedir ve buna da
operasyonel tanımlama denir. Mesela, operasyonel tanımlamayla psikolojiyi tarif ederken, kendini psikolog olarak
adlandıran insanların psikoloji olarak adlandırdıkları çalışmalarda ne yaptıklarını tasvir ederek bir tari f
yapılabilmektedir. Elektriği operasyonel metotla tarif ederken de, sadece onun ne yaptığını söyleyerek tanımlamak
gerekmektedir, çünkü henüz tabiatı da idesi de anlaşılmış değildir.
Operasyonel tanımlama, bir bakıma Platocu ve Aristocu konseptlerin zıddıdır. Bir şeyin ne değişmez idesini
ortaya koymakta ne de sını flandırmakta, pragmatistlerin “ bir şey nasılsa öyledir, başka bir şey değildir” fikrini takip
etmektedir. Bu nedenle operasyonel tanımlamada, tanımlanan şeyin reaksiyonlarının veya insan onu kullandığında
ne yaptığının açıklanması mecburiyeti vardır. Bu nedenle operasyonel tanımlama daha şartlı ve deneyseldir.
Bu sebeplerden dolayı bir terim hakkında çalışmaya başlarken ilk olarak Plato’nun işaret ettiği şekilde
terimin idesi ifade edilmeli ve sonra Aristo’nun tercih ettiği gibi ana türlere ve alt gruplara doğru sınıflandırmalıdır.
Daha sonra eğer bu kombinasyon tanımlama tekniğini kullanmak mümkün değilse operasyonel tanımlama -çok
dikkatlice- yapılmalıdır.43
İyi bir tanımlama, olgunun tüm karakteristiklerini kapsamalı, ilgisiz veya tesadüfi karakteristiklerden uzak ve
kullanılan kelimeler, kavramlar, fikirler anlaşılır ve bilinir olmalıdır. “Budizm, Buda’nın öğretisine dayalı dindir”
tarifindeki Buda’nın öğretisinin ne olduğu bilinmediği için tanım hatalıdır. Ayrıca sandalyeyi tarif ederken “ ağaçtan
yapılma mobilya” gibi karakteristik bir ifade kullanılmalıdır. Çünkü metalden imal edilmiş sandalyeler de vardır.
Kısaca bir tanım yapılırken konuyla ilgili en önemli karakteristikler tanıma katılmalı, yüzeysellikten kaçınmalıdır.
İlgisiz veya genel özelliğinden olmayan karakteristikler ve anlamı açık olmayan terimler taşımamalıdır.44
Yapılmış olan bir tanımı desteklemek de, tanımın doğruluğu açısından önemlidir. Tanımı yapılan konuyu
açıklamak için mümkün olduğu kadar net destekleme verileri kullanılmalı ve ilgili olan sınıfa konmalıdır. Tanım
desteği için aşağıdaki prensiplere dikkat edilmelidir.
1.Örneklendirme: tanım için çok sayıda örnek verilmelidir ve mümkün olduğu kadar net ve çeşitli olmalıdır.
2.Zıddını gösterme: konunun neolmadığını göstermek için negatif örnekler vermelidir.
3.Benzetme yapılması: Sözlü veya şekilli benzetmeler konunun anlaşılmasına yardım etmektedir.
4.Tekrarlama ve tekrar ifade etme: Tarifler yenilenerek ifade edilmeli veya sık sık kullanılmalıdır.
5.Bölme: Bir konunun parçalarına veya unsurlarına bölünmesi rahat anlaşılmasını sağlamaktadır. Ancak bir
fayda veya netleştirme sağlamayacaksa bölünmemelidir.
6.Eşanlamının kullanılması: Bir kavramın eş anlamının kullanılması anlaşılmayı kolaylaştırmaktadır, fakat
işaret edilmek istenen anlamı iyi ifade etmiyorsa kullanılmamalıdır.
7.Etimoloji: Genellikle etimoloji zayıf bir yardımcı olmakla beraber, kelimenin orijinal anlamı veya başka
dillerdeki anlamı verildiği takdirde bir konsept daha rahat anlaşılabilmektedir.
Kısaca üç tür tanımlamadan ilki olan Platonik tanımlama, herhangi bir terimin idealinin ifade edilmesi;
ikincisi Aristocu tanımlama, terimleri büyük bir guruba koyarak ve gurubun diğer üyelerinden nasıl ayrıldığını daha
alt gruplara ayırarak gösteren bir sınıflandırılması; son olarak operasyonel tanımlama ise bir terimi yaptıklarıyla
veya insanların onu uygulamak veya takip etmekle ne yaptıklarını belirtmek şeklinde açıklanabilmektedir
D.YÖNTEM
Bu bölümde, çalışmada kullanılacak olan yaklaşımın veya metodolojinin tam bir tasviri yapılmaktadır. Esas
amaç, kullanılan metot takip edilerek araştırmanın aynısının tekrarlanabilmesidir. Bu bakımdan metodoloji kısmı
çalışmanın en önemli safhalarından biridir. Bilimsel bilginin temeli olan tekrar edilebilirlik şartını sağlamaktadır.
Tıpkı bir yemek tarifinde olduğu gibi, yapılan çalışma bu bölümde tüm ayrıntılarıyla açıklanır.
Bu bölümde araştırmada kullanılacak olan değişkenler ve araçlar seçilerek geliştirilir. Veriler toplanarak
aralarındaki ilişkiler kurulur. Söz konusu araştırma için hangi metodun, hangi sebeple seçildiğinin açıklanması
gerekmektedir. Aşağıdaki araştırma metotlarından biri veya birkaç tanesi birleştirilerek kullanılabilir.45
Sörvey ve Anket Araştırması
Sayısal (veriye dayalı) araştırma metotlarından biridir. Sörvey araştırmasında üç metodolojik saha birlikte
kullanılır. Bunlar anket, soru düzenleme ve mülakattır.46 Sörveyde bir araya getirildiğinde araştırmacının aradığı
yapıları (veya ilişkileri) ifade edebilecek belirli sorular sorulur. Sörvey araştırması bittiğinde araştırmacı, incelediği
davranış (veya fenomeni), anketten aldığı cevaplara göre analiz edebilir ve böylece anlayabilir. Sörvey
araştırmasının yazılı anket, gözlemci anket, postayla anket, şahıslarla yapılan görüşme, telefonla görüşme gibi bir
çok türü vardır.47
Sörvey araştırması, bir araya getirilip değerlendirildiğinde, incelenen konunun yapısını temsil eden bir
görünümü ortaya çıkaracak şekilde belirlenmiş soruların sorulmasına dayalı bir metottur. İncelenen fenomen belirli
unsurların parçalarına (sorulara) bölünür. Bunların her biri, fenomeni anlamak için (tüm tabloyu görmek için)
gerekli olan parçalardır. Açık ve tüm bir resim ancak resmin tüm parçaları varsa ve hepsi de doğru yere
yerleştirilmişse görülebilir. Mesela, Avusturya’daki Türk işçileri hakkında yapılmış bir araştırmada, yerli halkın
Türk toplumuna karşı tutumları anket sorularıyla anlaşılmaya çalışılmaktadır. Sorulardan biri Avusturyalıların Türk
işçilerine kendi vatandaşları gibi davranıp davranmadıklarıyla, diğeri ise yabancı işçilerden en çok hangilerine
yakınlık gösterdikleri ile ilgilidir. İlk soruya %37 evet cevabı, ikinci soruya ise %21 Türk işçilerine yakınlık
gösterildiği cevabı verilmiştir.48 Her iki cevap da %15’lik bir farkla ölçümü amaçlanan olguyu yaklaşık olarak teyit
etmektedirler. Buradan anlaşılan sonuç, araştırmanın yapıldığı dönemde ve yerde Türk toplumunun en az dörtte
birinin yerli halkın kendilerine iyi davrandığını düşündükleridir.
Sörvey araştırmasında aşağıdaki safhalar sırasıyla uygulanır:
1. Değişkenleri kullanmaya hazır (operasyonel) hale getirmek. Anket veya diğer hazırlayıcı araçları
geliştirilerek uygulamaya hazır bir hale sokulur.
2. Ölçülmek istenen ana konseptler seçilir. Her biri için birer ”işlem (kullanım) tanımı”yapılı r.
3. Tanım için uygun olan ”göstergeler dizisi” belirlenir.
4. İncelenecek veriler veya göstergeler için bir dizi soru geliştirilir. Bu soruların, toplanan verilerin araştırma
ile doğrudan ilgisine çok dikkat edilmelidir.
5. Hazırlanan sorular (anket veya veri elde etme soruları) birkaç kişi üzerinde denenir (ön test).
6. Sonuçlar analiz edilerek bulgular ışığında anket veya araştırma soruları rafine edilir. İşlenerek inceltilir ve
anlam ifade eden mamul bir hale getirilir. Eğer ikinci elden veriler kullanılıyorsa, kullanılan kaynak, mevcut
problemler ve araştırmaya uygunluğu ve bağlantısı gösterilir. Verilerin güvenilir olduğunun nasıl tespit edildiği
işaret edilir.
Bundan sonraki safha araştırma sonuçlarının alınması ve yazılmasıdır. Önceki çalışmalar sonucu elde edilen
bilgilerin bir rapor haline dönüştürülmesi aşamasıdır. Metin özlü bir şekilde yazılır. Teknik malzemeler ise ekte
verilir.
Gözlem Araştırması
Çoğu kere insan davranışları veya bir fenomen ankette olduğu gibi bir sorular zincirine dayalı olarak elde
edilmiş cevapların analizinden anlaşılamaz. Bazı fenomenler, insan davranışlarının kendi tabii sosyal çevresindeki
etkileşiminin gözlemlenmesiyle anlaşılabilir. Böyle bir durumda gözlem araştırması yapmak gerekmektedir.
Gözlem veya s aha araştırması en yalın anlamıyla bilgi toplamak demektir. Araştırmacının bir sosyal gurubun
içine girerek, nasıl fonksiyonel olduğunu, kurumlarının neler olduğunu ve hangi değerlere sahip olduğunu görmesi
demektir. Daha sonra bir açıklama sistemi kurarak gördüklerini bilimsel çevreye aktarır.
Esasen tüm bilimsel araştırmalar birer gözlemdir. Fen bilimlerine ait laboratuar şartlarında da gözlem
yapılmakta, sosyolojinin laboratuarı olan sosyal dünyada da gözlem yapılmaktadır. Bununla birlikte geliştirilen
metodolojik teknikler sınıflarda veya özel olarak teşekkül ettirilmiş laboratuar şartlarında sosyolojik ve sosyal
psikolojik deneylerin yapılmasını mümkün kılmaktadır. Özellikle grup dinamiklerinin ölçüldüğü küçük ölçekli
düzenlenmektedir. Ancak deneye katılanlar, deneyin farkında olduklarından dolayı iradi faktörlerini devreye
sokarak davranışlarını değiştirebilmektedirler. Bu problem esasen diğer tekniklerde de söz konusudur. Mesela anket
sorularına verilen cevaplarda da iradi bir modifikasyon olabilir. Bu bakımdan araştırmalardaki değişken miktarını
mümkün olduğu kadar sınırlı tutmak gerekmektedir. Böylece bir araştırmanın başarısı ve doğruluğu değişken
sayısının azlığıyla orantılı olmaktadır. Ne kadar az değişken olursa hara riski o kadar azalmaktadır.
Etnografik araştırma, katılımcı gözlem adıyla da bilinen Niteliksel (niteliksel) bir araştırma metodudur. Bu
araştırmada sosyolog, insanları ve davranışlarını tabii şekliyle gözlemlemek için alana (gerçek dünyaya) iner. Anket
kullanılmaz, formel bir sorgulama veya görüşme yapılmaz. Herhangi bir deneysel çevre kurgulanmaz ve
gözlemlenen olguya müdahale edilmez.
Gözlem grubuna giren bir başka tür de ekolojik araştırmadır. Sosyoloji araştırmanın ekolojik metotları
özellikle sosyal yapı haritası çıkarılmak için kullanılmaktadır. Mesela, nüfusun mesleklere, sanayiye, suç
oranlarına, aile yapılarına, psikolojik bozukluklara veya etnikliğe göre coğrafî bölgelerdeki dağılımı tespit edilir.
Kısaca belli bir coğrafî bölgenin sosyolojik özellikleri ortaya konulmaktadır.
İçerik Araştırması
Bazen sosyologlar insan davranışlarını ve hareketlerini incelemek yerine somut kültürün bir kısım
unsurlarını incelerler. Bunlar önemli kitaplar, dergiler, gazeteler, mektuplar, televizyon, filim, müzik videoları,
şarkılar, reklamlar vs. gibi kaynaklardır. İçerik araştırması, yazılı veya sözlü malzemenin sistematik olarak
incelenmesi tekniğidir.49 Öte yandan istatistik veriler de bir toplumun ne olduğunu yansıtan rakamlardır. Bunlar
incelenerek mevcut şartlar, tutumlar, yönelimler, eğilimler, değişmeler ve toplumun diğer özellikleri ortaya
konabilmektedir. İçerik araştırmalarında çeşitli bilim dallarına göre farklı araştırma metot ve teknikleri
kullanılabilmektedir. Genel olarak araştırmacının yaptığı çalışma ile ilgili olarak kullandığı teoriye bağlı bir objektif
yorum ve çıkarsama amaçlanmaktadır. İçerik araştırması yapılan metnin muhteviyatı objektif, nicel ve sistematik
olarak belirlenmektedir. Sosyal psikolojideki içerik analizleri söylemin görünen veya ilk bakışta algılanan içeriği
yerine, gizli içeriğini ortaya çıkarmayı hedeflemektedirler. Araştırmacının yorum ve çıkarsamalarına dayandığı için
sübjektif yanlar taşımaktadırlar.50 İçerik araştırmaları belli hipotezler doğrultusunda yazılı bilgiler üzerinde yapılan
araştırma türü olarak özetlenebilir.
E.ARAŞTIRMA MODELİ
Aşağıda, bir sosyolojik düşünme modeli kullanılarak mobilitenin akrabalık bağlarını nasıl etkilediği örnek
olarak incelenmektedir.51 Modelin ana safhaları sırasıyla:
1.Problemin müşahedesi,
2.Konunun sosyolojik kavramlarla ele alınabilirliği ve problematik olması,
3.Literatürün gözden geçirilmesi,
4.Hipotezlerin kurulması,
5.Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesi,
6.Uygun araştırma tekniği kullanılarak veri toplanması,
7.Verilerin yorumlanması ve sonucun çıkarılmasıdır.
Problemin belirlenmesinden itibaren yukarıdaki safhalarla akrabalık bağı konusunu inceleyelim.
1. Problemin müşahedesi. Bu ilk safhada araştırmaya konu olan problem herhangi bir şekilde ortaya
çıkmaktadır. Mesela araştırmacının, ailesinden birinin başka bir şehre göç etmesiyle ya da bir roman, gazete veya
sosyoloji kitabı okurken akrabalık ilişkilerinin ne olacağı dikkatini çekmiş olabilir. Bu durumda ortaya çıkan
sorunun cevaplandırılması için bir araştırmanın düzenlenmesi gerekmektedir.
2. Konunun sosyolojik kavramlarla ele alınabilirliği ve problematik olması. Merakın kaynağı ne olursa
olsun, iki kriter sağlandığı takdirde herhangi bir konu hakkında sosyolojik araştırma yapılabilir. İlk kriter konunun
sosyolojik olarak tartışılabilir olmasıdır. Bu kriter nadiren bir problemdir çünkü hemen hemen her şey bu kritere
uymaktadır. Ancak, temkinli hareket etmek için ilgilenilen konunun yaygın sosyolojik değişkenler ve kavramlarla
değerlendirilebildiği kontrol edilmelidir. Mesela sosyal yapı, cinsiyet, kültür, sosyal proses, vs gibi sosyolojik
kavramlarla konu değerlendirilerek başka bir branşın sahasına kayılması önlenir. İkinci kriter ise konunun
problematik olmasıdır. Bu husus hem çok önemli hem de çok daha zordur. Buradaki problematik kelimesi, çocuk
suçluluğu, ya da uyuşturucu alışkanlığı gibi herhangi bir sosyal problem anlamında kullanılmamaktadır.
Problematiğin anahtarıbelirsizliktir. Bir konu belirsizse, aynı zamanda problematiktir. Ya da soruya verilen cevaplar
birbirinden çok farklı olabilir. Belli bir konu hakkında bir tek mümkün, makul ve mantıkî bir cevaptan başka bir
açıklama düşünülemiyorsa problematik yoktur. Ancak, birkaç cevabın doğru olabileceği belirlenmişse
problematikten söz edilebilir ve bir araştırma konusu olarak alınabilir. Aksi takdirde yapılan çalışma net ve kesin
olan bir şeyi gösterme veya tasvir etme eylemi olur ki bunun halihazırdaki bilgi birikimimize veya problemin
çözümüne bir katkısı yoktur. Bir konuyu problematik hale dönüştürmek için kültürel şartlara, sosyal beklentilere ve
kurallara uyma eğilimi normal görülmemeli ve problematik olarak ele alınmalıdır.52 Bunların hepsi göründükler
gibi kabul edilmeyerek açıklanması veya keşfedilmesi gereken olgulardır. Toplum büyük bir organizma gibi
düşünülerek orada müşahede edilen her unsurun bilim adamı tarafından keş fedilmesi gereken bir problematik
olduğu kabul edilmelidir. Bir konunun problematiğini keşfetmek, genellikle, o konu hakkında okumakla sağlanır.
Başka pratik yollar da vardır. Mesela bir şeyin zaman içinde ya da mekana veya guruba göre nasıl değiştiğini
sorgulayarak herhangi bir konunun problematiğe dönüşmesi sağlanabilir.
Örneği kullanarak her iki kriteri biraz daha açıklamak mümkündür. Mobilitenin akrabalık ilişkilerini
etkilemesi konusunda, hem sosyolojik hem de problematik olma kriterleri kolaylıkla gerçekleşmektedir. Hatta
sadece yeni bir yere taşındıktan sonra akrabalık ilişkilerinin nasıl olacağını göstermeyi amaçlamak bile, konunun
problematik olması için yeterli bir sebeptir. Yeni bir zaman diliminin ve yeni bir mekanın, yeni ilişkileri söz konusu
etmesi nedeniyle akrabalık ilişkilerindeki bulguların farklı olacağı açıktır. Fakat değişmeden sonraki bulguların
neler olacağı açık ve net değildir. İşte tam manasıyla problematikten kastedilen şey budur. Öte yandan konunun
sosyolojik olması için kullanılan kavramlar da değerlendirilmektedir. Mesela örnek çalışmada kullanılmakta olan
mobilite kavramı tartışılarak netleştirilmelidir. Sosyal mobilitenin coğrafî mobiliteden farklı bir şey olduğu, ikisinin
de bir arada bulunma mecburiyetlerinin olmadığı ve her birinin akrabalık ilişkilerine kendine has etkilerinin söz
konusu olduğu ortaya konulmalıdır. Öte yandan mobilitenin yönü bağımlı değişkene göre farklı da olabilmektedir.
Mesela meslekî mobilite terimleriyle ifade edildiğinde, başarı yukarıya doğru, başarısızlık ise aşağıya doğru bir
hareketlilik anlamını kazanabilmektedir. Coğrafi mobilite terimleriyle ifade edildiğinde ise uzak ve kısa mesafeli
mobiliteler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Mesela bir üst sokağa taşınmakla bir başka şehre
taşınmak arasında akrabaların ziyaret sıklığı bakımından büyük farklar vardır. Öte yandan mobilite kavramıyla ilgili
olarak ailenin özellikleri ve tavırları da son derece önemlidir. Destekleyici ve cesaret veren tavır ve tutumlar söz
konusu ise mobilitenin akrabalık ilişkilerini bozmayacağı, mobilite ailenin isteği hilafına gerçekleşmişse bu
ilişkilerinin bozulacağı hükmüne varılabilir. Böyle bir durumda ailenin tavrı mobilitenin kendisinden çok daha fazla
etkileyici olmaktadır. Netice itibariyle, mobilitenin ebeveynin engellemesine rağmen olduğu takdirde etkileşimi
azaltarak ailevi ilişkileri bozduğu şeklinde bir hükme bağlayabiliriz.
Bu safhada araştırmacı kısaca, konuyu sosyolojik kavramlarla tartışmalı, problematiğini keşfetmeli ve tam
olarak çalışmadan ana hatlarıyla nasıl bir sonuç beklediğini ve sebebini açıklamalıdır. Bunu gerçekleştirmek için
konu ile ilgili literatür tamamen incelenerek elde edilmiş bulgular tespit edilmelidir. Anahtar kavramların nasıl
tanımlandığı, terimlerle ilgili temel noktaların neler olduğu ve nasıl ölçüldüğü belirlenmelidir. Bu şekilde her
araştırma öncekinin üzerine bina edilmektedir.
3. Literatürün gözden geçirilmesi, konuları ve kavramları netleştirmekte, fikirlerin boyutları ve
problematikliği konusunda uyarmaktadır. Ayrıca diğer araştırmacıların eldeki sorunun hangi yönlerini
araştırdıklarını da göstermektedir. Diğer bulgu ve yorumları verdiği gibi, mobilitenin akrabalık bağlarını etkilemesi
sürecini ve mekanizmasını da anlatmaktadır.
Bir çalışma bu noktadan itibaren yazılmaya başlanmaktadır. Safhalar kısaca özetlenmekte ve diğer
çalışmalar kısaca değerlendirilerek yansıtılmaktadır. Araştırma sorusuna cevap bulmak için literatürü kullanmak
gerekmektedir. Bu durumda araştırma bir ölçüde başkalarının çalışmalarına da dayanmaktadır. Onları yeniden
analiz etmek, bir çalışmayı başka bir çalışmayla kritik etmek, alternatif yorumlar önermek ya da zıt görüşleri
birleştirmek mümkündür. Diğer çalışmaların teferruatıyla yansıtılması gerekmemektedir; özellikle karmaşık
istatistik hesapların fazlaca önemi yoktur, çünkü her araştırmada konuyu ele alış tarzı farklıdır. Öte yandan
öğrenilenlerin ışığında bir araştırma yapmak için başkalarının tüm çalışmalarını anlama mecburiyetimiz de yoktur.
4. Hipotezlerin kurulması. Bu ana kadar yapılan çalışmalar giriş mahiyetindedir ve kaynakları (konu ile ilgili
yazılanları) kritik ederek gözden geçirmenin bir sonucu olarak konu daha da netleşmiş, ilişkiler açık bir şekilde
ortaya çıkmış (anlaşılmış) ve daraltılmıştır (sınırları belirlenmiştir). Mesela incelenmek istenen konu yukarıya
doğru hareketliliğin yakın akraba ilişkilerinin niteliğine ve sıklığına olan etkileri olsun. Bu noktadan itibaren belirli
birhipotez formüle edilebilecektir. Hipotezler, iki veya daha fazla değişken arasındaki belirli ilişkilerin test edilebilir
ifadel eridir. Daha basit bir deyişle, değişkenler arasındaki ilişkinin bir cümleyle özetlenmesidir. Çalışmanın ve
hipotezlerin uygun olup olmadığını görmek için nasıl test edilebileceğinin, her bir değişkene ait çeşitli değerlerin
neler olduğunun ve sonuçta hangi belirli ilişkinin beklendiğinin açıklanması gerekmektedir. Bu soruları
cevaplandırmak çalışmayı bir sonraki safhaya taşıyacaktır. Terimleri işlem yapabilecek bir hale dönüştürmek ve bir
araştırma dizaynı çizmek gerekmektedir.
5. Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesi. Bu işlemde genel anlamıyla incelenilen değişkenler
ölçülebilecek bir şekle dönüştürülmektedir. Bunun için değişkenler tanımlanmakta ve aralarındaki ilişki
belirlenmektedir. Bilimsel bir araştırmada en önemli nokta ölçülecek fenomeni ya da hipotezlerde i fade edilen
değişkenleri operasyonel hale getirmektir. Sadece bu şekilde ele alınan olay genel tablo içinde belirli bir anlam
ifade edebilmektedir. Her çalışmanın kendine has operasyonel tanımlaması yapılmaktadır. Hiçbir operasyonel
tanım sorunsuz değildir. Bu nedenle sosyal bilimler her bir anahtar terim için birçok iç içe geçmiş ölçüt
kullanmaktadırlar. Bir çalışmadan elde edilmiş olan sonuç ancak kendi operasyonel tanımları çerçevesinde
doğrudur. Çünkü farklı operasyonel tanımlar, başka bir deyişle farklı ölçütler, aynı konularda bile farklı sonuçları
çıkarmaktadır. Ayrıca bu tanımlar çerçevesinde elde edilmiş olan sonuçların ne kadar genelleme yapılabileceği
konusuna da dikkat edilmelidir.
Bilimsel araştırmada sözel ve operasyonel olmak üzere iki tür tanımlama yapılmaktadır. “Sözel tanımlar, bir
kavramı diğer sözel kavramlarla anlatan, ampirik veya gözlenebilir nitelikler vermesi zorunlu olmayan tanımlardır.
Operasyonel tanımlar ise, bir kavramı bir işlemle veya işlemler dizisiyle anlatan tanımlardır. Bir kürenin yarıçapı
sözel olarak ‘küre üzerindeki herhangi bir nokta ile küre merkezi arasındaki doğrusal uzaklık’ ifadesiyle
tanımlanabilir. Kürenin yarıçapı, operasyonel olarak şu işlemler yönergesiyle tanımlanabilir: ‘Küreyi birbirine
paralel iki düzlem levha arasına sıkıştırınız. Levhalar arasındaki en kısa (doğrusal) uzaklığı düzlemlerle dik bir
çubuk üzerinde ölçünüz. Ölçme sonucunu iki ile bölünüz. Bulduğunuz sayı kürenin yarıçapıdır.’ Bu örneklerde
görüldüğü gibi, sözel tanımlarda, bilinmeyen bir kavramın bilinen diğer kavramlarla ifade edilmesi, operasyonel
tanımlarda ise, bilinmeyen bir kavramın yapılabilir ve gözlenebilir işlemlerle anlatılması esastır. Operasyonel
tanımların işlemleri ampirik işlemler olup gözlenebilir sonuçlar verir. Bu işlemlerde olay veya eşyanın gözlenen
nitelikleri sayı veya sembollerle eşlenebilir. Böylece ampirik nitelikler sayı veya sembollerle i fade edildiğinde
olayların veya eşyanın elemanları arasındaki ilişkileri de kuramsal ilişkilere (matematiksel eşitliklere) dönüştürme
imkânı doğar.”53
Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesindeki ilk husus aralarındaki ilişkinin belirlenmesidir. Bu ilişkinin
ortaya konmasında bir çok problem vardır. Bilimsel bir araştırmada doğru ölçümün sağlanabilmesi için
değişkenlerin çeşitli verilere dayalı olması ve nedensellik bağının doğru kurgulanması gerekmektedir. Sebep sonuç
ilişkisinin kurgulanması kolaymış gibi gözükmesine rağmen, araştırma dizaynının yapılandırılması esnasında
değişkenlerin sadece bir tek veriye bağlı olması şeklinde çok sık yapılan bir hatadır. Mesela farklı etnik gruplara
mensup insanlar arasındaki boşanma sebebinin doğrudan etnik değerlerle (özellikle tatil ve ritüellerdeki) ilişkili
olduğu hipotezini ele alalım. Bu durumda başka etnisiteden evlilikler yapmış ve boşanmış insanlarla mülakatlar
yapılacaktır. Boşanma gerekçesi olarak bulunan ortak sebeplerin etnik değerler çatışması olduğunu varsayalım.
Ancak bu bulgular etnik değerlerin gerçekten boşanmaya sebep olduğunun bir göstergesi değildir. Çünkü
örnekleme ve mülakat ne kadar mükemmel düzenlenmiş olursa olsun araştırma ile ilgili birçok problem vardır. Bu
problemler araştırma dizaynı, nedensellik ilişkisi ve değişkenleri sabit bir hale getirirken yapılmış olan hatalarla
ilgilidir. Sadece boşanmış çiftlerin incelenmesiyle boşanma sebepleri bulunamaz. Halen evliliklerini sürdüren farklı
etnisiteden insanların durumu kültürel farklılığın boşanmaya sebep olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle
etnik evliliklerde boşanmış olanlarla olmayanlar arasında da kıyaslamalar yapılmalıdır. Böylece muhtemelen etnik
değer çatışmasının her iki grupta da mevcut olduğunu görülebilir. Sonuç olarak etniklik bir boşanma sebebi
olmaktan çıkmaktadır. Bir başka örnek nedensellik kurgusunun önemini daha iyi açıklayabilecektir. Uyuşturucu
alışkanlıklarının sebepleri konusunda yapılmış pek çok araştırma vardır. Araştırmacılardan bir kısmı olgunlaşmamış
olmanın uyuşturucu bağımlılığındaki en yaygın faktör olduğunu iddia ederken, diğerleri fazla kromozomların,
uyuşturucu bağımlısı ebeveynin veya daha önceki alışkanlıkların başlıca sebepler olduğunu iddia etmektedirler.
Ayrıca eşcinsellik, kürtaj vs gibi başka sebeplerin bulunduğu araştırmalar da vardır. Ancak tüm bu yaygın
faktörlerin keş fedildiği araştırmalar asla uyuşturucu bağımlılığının sebeplerini ispat etmemektedir. Bir
korelâsyonun (bağlantının) olması, nedenselliğin (sebebiyetin) de olmasını gerektirmemektedir. Yani korelasyon
nedensellik değildir. Mesela bütün bağımlılar çocukken süt içmişlerdir. Fakat hiç kimse böyle bir ortak olgunun,
çocukken süt içmiş olmanın, uyuşturucu bağımlılığına neden olduğunu iddia etmez. Ayrıca bir nedenselliğin
gösterilmesinde başka eksiklikler de söz konusu olabilir. Mesela bütün bağımlıların marihuana içtikleri şeklindeki
bir bulgu bize bağımlı olmayanların içip içmedikleri konusunda bir şey söylememektedir. Çünkü yapılan araştırma
sadece bağımlılar konusundadır.
Değişkenlerin operasyonel hale getirilmesindeki ikinci husus bu değişkenlerin tanımlanmasıdır. Operasyonel
tanımlar aslında birer tarifnamedir. Değişkenlerin tanımı herhangi bir bilim adamının buna uyarak araştırmanın
aynısını tekrar edebileceği şekilde düzenlenmelidir. Mesela, akrabalık ilişkilerinin göç dolayısıyla etkilenmesi
örneğinde, yukarıya doğru sosyal mobilitenin, sıklığının ve etkileşimin niteliğinin nasıl ölçüleceğini belirlemek
gerekmektedir. Bu ölçümler için eğitim, aile geliri ve meslekî prestij verileri kullanılabilmektedir. Sosyal mobilite
ölçüsü olarak bu üç ayrı tür veriyi birleştirerek oldukça güçlü bir gösterge oluşturmak mümkündür. Ancak tüm bu
unsurları rakamla ifade edebilecek bir hale getirmek, başka bir deyişle kavramı operasyonel olarak tanımlamak
gerekmektedir. Bu çalışmada sadece baba ile oğlu inceleme alanı olarak seçerek çalışmamızı sınırlandırabiliriz.
İncelenilen gruptakilerin ve babalarının meslekleri, meslekî prestij cetveline göre sıralanarak yukarıya doğru olan
mobilitenin ölçülmesi sağlanabilir. Oğullar ile babalarının meslekleri arasındaki elli puanlık bir artışın yukarıya
doğru mobiliteyi ifade ettiği kabul edilebilir. Ayrıca sadece elli puanlık bir farklılığın söz konusu olduğu vakaları
almakla bir başka sınırlandırma da yapmak mümkündür. Bu arada diğer muhtemel durumlar inceleme alanına
alınmadığı için araştırma sonucunun doğruluğu ve genelliği konusunda önemli birer kayıptır. Öte yandan yakın
akraba ile ilgili terimleri de tanımlamak gerekmektedir. Aile ziyaretinin ne anlama geldiği veya akraba ilişkilerinin
niteliği gibi bir çok terim tanımlanmalıdır. Bu tür bir ziyaretin nasıl tespit edileceği de belirlenmelidir. Ham ölçüt
olarak belirli bir süredeki ziyaret sıklığını negatif bir etki şeklinde tanımlayabiliriz. Ayrıca aile üyelerine kimin
evinde veya nasıl görüşüldüğü gibi sorular sormak mümkündür. Kısaca tüm sorular çerçevesinde neyin nasıl
ölçüleceği tespit edilmelidir. Bir sonraki aşamada kavramsal hipotezin operasyonel terimlere göre yeniden
kurulması gerekmektedir. Böylece hipotezin test edilmesi için ne tür veri toplanması gerektiği ortaya konmaktadır.
Böyle bir çalışma çerçevesinde örnek olarak şöyle bir hipotez kurmak mümkündür: Baba ve oğul arasındaki
meslekî prestij puanı oğul lehine arttıkça oğlun aile üyeleriyle ilişki sıklığı azalır.
Eğer bu şekilde kurulmuş olan bir hipotez kavramsal olarak yapılmış olan değerlendirmeleri açıklıyorsa, test
etmek için araştırmaya başlamak, aksi taktirde başka bir tanımlama yapmak gerekmektedir. Terimleri ölçmek için
yapılacak her seçim bundan sonra yapılacak işlemlerde de farklılıklar yaratmaktadır. Mesela hipotezi şu şekilde de
kurmak mümkündür: “Mesleki prestij puanları babalarınkini elli puan geçen oğulların diğer oğullara göre ailevi
ilişkiler frekansı daha düşüktür.” Bu durumda oğullar birbirleriyle kıyaslanmaktadırlar. Üçüncü bir hipotez
versiyonu da şöyle olabilir:“Son on yıl boyunca meslekî prestij puanları artan oğulların on yıl öncesine göre ailevi
ilişkiler frekansı düşer.” Böyle bir hipotezde de zaman boyutu itibariyle mesleki değişmelerin akraba ilişkilerine
etkileri değerlendirilmektedir. Terimleri tanımlama aşamasında bir çok seçim imkanı vardır. Mesela yukarıya doğru
mobilitenin ailevi ilişkileri azalttığını varsayımında, kimden daha az bir akraba ilişkisinin söz konusu edildiği belli
değildir. Çünkü sosyoloji, bir şeyi doğrudan ya da dolaylı olarak mukayese etmek demektir. Bu nedenle diğerleri de
anlamlı görünse dahi konu çerçevesinde en uygun hipotez birincisidir.
6. Uygun araştırma tekniği kullanılarak veri toplanması. Değişkenlerin teşekkülü ve
hipotezlerin belirlenmesinden sonra araştırma için gerekli tüm elemanlar hazırdır. Bu aşamada bir planlama
yapılarak tezin hangi metotla test edileceği veya bulguların hangi tekniklerle derleneceği kararlaştırılmalıdır.
Konuya uygun bir tekniğin seçilmesi son derece önemlidir. Mesela 1876 anayasasının kamuoyunda yarattığı siyasi
tutum değişikliğini belirlemek için dokümantasyon metodu kullanarak dönemin yayınlarını incelemek
gerekmektedir. Öte yandan sosyal mobilite ve yakın akraba ilişkilerini sorgulamak içinse görüşme veya anket
hazırlanmalıdır. Bu anket sonucundaki beklenti, mobil olanla olmayan aile üyeleri arasında akraba ziyareti
frekansında bir farklılığın olduğudur. Beklenen sonuç elde edildiği taktirde, yukarıya doğru sosyal mobilitenin
negatif nedensel etkisi olduğu söylenebilir. Ancak bu aşamada karşı hipotezlerin de hesaba katılması
gerekmektedir. Bu nedenle veri toplamaya başlamadan önce muhtemel itirazları veya eksiklikleri bertaraf edecek
şekilde bir düzenleme yapılmalıdır. Mesela mobilitenin hangi mekanizmayla akraba ilişkilerini negatif etkilediği
ortaya konulmalıdır. Bu konuda mobil olanların bulundukları yerde daha az s ayıda yakın akrabaları oturduğu için
daha az ilişki içinde oldukları şeklinde bir değerlendirme yapmak mümkündür. Böyle bir değerlendirmenin
dayanağı olarak ankete katılanlara bulundukları yerde veya bir günlük mesafede kaç tane akrabalarının oturduğunu
da sormak gerekmektedir. Eğer aynı akraba sayısına sahip denekler arasında farklı frekanslar bulunabilirse hipotez
güçlenir. Öte yandan akraba ilişkisinin akraba sayısına bağlı olduğu da bulunabilir. Bu durumda Mobilitedeki Artış
=> Akraba Sayısındaki Azalış => Münasebet Frekansında Azalış şeklinde bir hükme ulaşılmaktadır. Ancak mobil
olanların mesela etnik bir grup olduğu durumda, düşük münasebet frekansı mobilitenin etkilerinden ziyade etnik
farklılıkların özellikleriyle ilgili olabilir. Böyle bir şey söz konusu olduğu taktirde araştırmanın yapılacağı kesimin
etniklikleriyle ilgili bilgileri de ankete katmak gerekmektedir.
7. Verilerin yorumlanması ve sonucun çıkarılması. Uygun metodoloji kullanılarak elde edilmiş olan veriler
toplandıktan sonra hipotezlerin ışığında değerlendirilerek yorumlanmalıdır. Bu değerlendirme esnasında
araştırmada kullanılmış olan hipotezler kısmen veya tamamen doğrulanabilmekte, yanlışlanabilmekte ya da daha
önce farkında olunmayan yeni bilgiler ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir durum ortaya çıktığı taktirde tez ve
hipotezlerin bulgular doğrultusunda eksiklikleri giderici tarzda yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Daha sonraki
aşamada varılmış olan sonuçlar ilgili bilim dalının literatürüne entegre edilmelidir. Her bir araştırma diğerlerinden
farklıdır ve incelenen konuya yeni bir ışık tutmaktadır. O nedenle ortaya çıkarılmış olan sonuç bir yolun sonu
olmamalı, her çalışma kendini aşan yönler çizmeli ve öneriler eklenmelidir.38
F.EVREN VE ÖRNEKLEM
Araştırma evreni, tüm unsurların bulunduğu araştırmanın yapılacağı alanı ifade eder. Örneklem ise
istatistiksel olarak bütünü yansıtmaya yeterli seçilmiş araştırma unsurlarıdır.
G.VERİLERNİN TOPLANMASI
Araştırma verileri, tercih edilen metotlara uygun yöntemlerle toplanır.
H.VERİLERİN İŞLENMESİ ÇÖZÜMÜ VE YORUMLANMASI
Aşağıda açıklanmaktadır
I.BULGULAR VE YORUM
Bu kısımda ilk dört bölüm kısaca özetlenir. Araştırmanın sonuçları doğrultusunda hipotezin değiştirilmesine
veya yeniden kurgulanmasına ihtiyaç duyuluyorsa bu işlem yapılır. Elde edilmiş olan yeni bilgilerin bu sahaya
katkısı ifade edilir. Bu bölümde son olarak gelecekte yapılacak araştırmalar için gerek görülen tavsiyeler yer alır.
Sonuç bölümü, giriş bölümünün üçte ikisi kadar olabilir. Hacim bakımından kesin bir kuralı yoktur. Ana
fikir ve bir final notu işaret edilir. Tüm fikir bir arada ele alınarak bir tamamlanmışlık vurgulanmalıdır. Yeni bir
hususa gidilmemelidir. Çünkü sonuç bölümü esasen ana metnin bir çerçevelendirilmesi ve bu doğrultuda varılan
neticenin değerlendirilmesidir. Dayanaklar kısaca ortaya koyulmalı ama detaylardan kaçınılmalıdır. İfadeler kısa ve
öz olmalıdır. Uzun cümleler sıralandığında karışıklık doğabileceğinden yanlış bir fikre ulaşma ihtimali artmaktadır.
Sonuç bölümü üslup ve tavır itibariyle adeta şunları söyler: ‘Herşeyi tamamladım, herşeyi duydunuz, geçekleri
biliyorsunuz, hükmünüzü veriniz.’
J.ÖZET, YARGI VE ÖNERİLER
Çoğu zaman yapılan çalışmanın bir özetini çıkarmak gerekmektedir. Özet, önemsiz detaylar atlanarak
çalışmanın ana noktalarının belli bir anlam içerecek şekilde kısaca i fade edilmesi demektir. Sözlü sunumlarda
özellikle vakit sınırlaması çalışmanın tümünün anlatılmasını engellemektedir. Öte yandan dinleyicilerin teferruatlar
arasında kaybolarak vurgulanmak istenen esas düşünceleri kaçırmasını önlemek için de özet yapılmalıdır. Bilimsel
yayın organları genellikle çalışmanın bir özetini de istemektedirler. Böylece okuyucu çalışmanın tümünü okumak
yerine özetini inceleyerek aradığı bilgilerin olup olmadığını öğrenebilmektedir. Özette çalışmanınözü ortaya
çıkarıldığı için yazarı açısından da son derece yararlıdır. Böylece eksiklikler görülebilmekte ve derli toplu bir
çerçeve kurulabilmektedir.
Özet, araştırmanın yapısına paralel olmalıdır. Eğer başka bir amaç taşınmıyorsa çalışmanın kısımları aynı
zamanda özetin de bölümleri olabilir. Bir konuyu çerçevelendirmek veya perspektif kurmak amacıyla hazırlanan
özette genel olarak aşağıdaki hususlar bulunmalıdır:
1.Giriş: Genel olarak konunun veya çalışmanın ne olduğu bildirilir.
2.Kaynakların Değerlendirilmesi: Bu bölümde konu hakkında diğer yazarlar tarafından yazılmış olan
görüşlerin bir özeti sunulur, bu konunun neden önemli olduğu ve araştırma sorusuna diğer yazarların cevabı
incelenir. Başka bir deyişle, araştırma konusunun (veya sorusunun) ne olduğu ve neden bir problem olduğu kısaca
tartışılmalıdır.
3.Tez ve Hipotezlerin İfadesi: Bu bölümde, yukarıda genel olarak ele alınan konu, araştırma boyunca ispat
edilecek olanhipotezlere veteze indirgenir. Bir veya birkaç cümleyle net olarak hipotezler ve tez belirtilir.
4.Metot: Bu bölüm kullanılmış olan araştırma yöntemini, işlemini bildirir. Verilerin nereden elde edildiği
açıklanır; yani, değişkenlerin nasıl ölçüldüğü, verilerin ne tür bir analizle değerlendirildiği belirtilir.
5.Sonuçlar: Bu bölüm, çalışmanın hangi bulguları elde ettiğini bildirir. Bulguların yalın olarak bir dökümü
yapılarak hipotezlerin ve tezin doğrulanıp doğrulanmadığı değerlendirilir. Hangi konularda hangi rakamlar veya
bulguların elde edildiği sorusuna cevap olmalıdır.
6.Değerlendirme: Bu bölümde bir önceki bölümde bulunmuş olan sonuçlar hükme bağlanır. Genel olarak
eldeki bulgulara araştırmacı tarafından ne anlam atfedildiği açıklanır. Genel çıkarsamalar ve sonuçlar ifade edilir.
1-A. B. Levison, (1974). Knowledge and Society: An Introduction to the Philosophy of the Social Sciences. USA:
The Bobs-Merrill Co., s. 1-6.
2-M. Sencer ve Y. Sencer, (1978). Toplumsal Araştırmalarda Yöntembilim. Ankara: Türkiye ve Ortadoğu Amme
İdaresi Enstitüsü, s. 17.
3-A. Kurtkan Bilgiseven, (1998). İlm-i Ledün (Genel Teoloji). İstanbul: Gözde Matbası, s. 15-7
4-P. Diesign, (1992). How Does Social Science Work?: Reflections on Practice. (2. Baskı), USA: University of
Pittsburgh Press, s. 303.
5-M. Lester, (1984). “Self: Sociological Portraits. ” The Existential Self in Society. (Ed.by. J. A. Kotarba ve A.
Fontana), USA: The University of Chicago, s. 30.
6-B. Baloğlu, (1997). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemi. İstanbul: Der Yayınevi, s. 11.
7-N. Erder, (1976). “Sosyal ve Siyasal Bilimlerde Kuram ve Yöntem Konusunda Tartışılan Başlıca
Sorunlar”,Toplum Bilimlerinde Araştırma ve Yöntem. (Ed. R. Keleş), Ankara: Türkiye ve Ortadoğu
Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, s. 11.
8-J. B. Johnson ve R. A. Joslyn, (1986). Political Science Research Methods. (3. Baskı), USA: Congressional
Quarterly Press, s. 31.
9-J. Lachelier, (1986). Tümevarımın Temeli Hakkında. (3. Baskı), (Terc. H. R. Atademir), İstanbul: Milli Eğitim
Basımevi, s. 3.
10-E. Durkheim, (1982). The Rules of Sociological Method. (Ed.by S. Lukes and Trans. by W. D. Halls), N.Y.:
The Free Press, s.159-63.
11-Z. Bauman, (1998). Sosyolojik Düşünmek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.16
12-E. Goffman, (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. N.Y.: Anchor Books, s. 248.
13-D. Jaros ve L. V. Grant, (1974). Political Behavior: Choices and Perspectives. N.Y.: St. Martin’s Press, s. 11-16.
14-D. Sternberg, (1981). How to Complete and Survive a Doctoral Dissertation. N.Y.: St. Martin Press, s. 113.
15-L. Bryson, (1960). “The Uses of Knowledge”, An Outline of Man’s Knowledge of the modern World. (Ed. by.
L. Bryson), N.Y.: McGraw-Hill Book, s. 5.
16-R. M. MacIver, (1964). Social Causation. USA: Harper Torchbooks, s. 97-8.
17-İbn-i Haldun, (1982). Mukaddime. (Haz. S. Uludağ), C.1, İstanbul: Dergah Yayınları. s. 161.
18-Martin, D., (1979). A General Theory of Secularization. New York: Harper Colophon Books, s. 273.
19-Durham, N. C., (1950). Through Values to Social Interpretation. N.C.: Duke University, s. 275.
20-A. Kurtkan Bilgiseven, (1985). Din Sosyolojisi. İstanbul: Filiz Kitabevi, s. 13.
21-A. Kurtkan, (1978). Sosyal İlimler Metodolojisi, İ.Ü.İktisat Fakültesi Yayınları, İstanbul Fakülteler Matbaası, s.
.335
22-G. C. Helmstadter, (1970). Research Concepts in Human Behavior: Education, Psychology, Sociology USA:
Meredith Corporation, s. 8-9.
23-G. Myrdal, (1969). Objectivity in Social Research: The 1967 Wimmer Lecture, Pennsylvania. N.Y.: Pantheon
Books, s. 3- 5.
24-P. Bourdieu, (1990). Outline of a Theory of Practice. (Trans. R. Nice), Cambridge: University Press, s. 29.
25-G. Simmel, (1960). “The Metropolis and Mental Life.” Images of Man: The Classic Tradition in Sociological
Thinking. (Ed.by. C. W. Mills), N.Y.: George Braziller, s. 437.
26-M. E. Erkal, (1993). Sosyoloji (Toplumbilimi), İstanbul: Der Yayınevi, .24.
27-C. W. Mills, (1979). Toplumbilimsel Düşün. (Çev. Ü.Oskay), Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, s.10.
28-E. Öksüz, “Bilgi Toplumu ve Türk Kültüründe Vasatı Aşmak.” Yeni Türkiye. Sayı: 19, (Ocak-ªubat 1998), s.
587.
29-R. S. Lynd, (1964). Knowledge for What? (2. Baskı), N.Y.: Grove Press, s. 202.
30-A. Toynbee, (1954). A. Study of History. (abr. by. D.C. Sommmervel), N.Y.: Oxford Press, s. 172.
31-H. Bergson, (1954). The Two Sources of Morality and Religion. N.Y.: Anchor Books, s.172.
32-H. Bergson, (1954). The Two Sources of Morality and Religion. N.Y.: Anchor Books, s.172.
33-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 128.
34-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 134-47.
35-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 137-7.
36-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 142-7.
37-T. Ataöv, (1982). Bilimsel araştırma El Kitabı. Ankara: Savaş Yayınları, s. 2
38-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 162-6.
39-A. Weber, (1938). Felsefe Tarihi. (Çev. H. V. Eralp), İstanbul: Devlet Basımevi, s.64
40-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 164-5.
41-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 163-4.
42-A. Weber, (1938). Felsefe Tarihi. (Çev. H. V. Eralp), İstanbul: Devlet Basımevi, s.45-70.
43-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 167.
44-O. M. Walker ve R. L. Scott, (1962). Thinking and Speaking: A Guide to Intelligent Oral Communication. N.
Y.: The Macmillan Company, s. 170-1.
45-H. Klein, (1992).So ciology. USA: Baron’s, s. 54-62.
46-F. J. Fowler, (1988). Survey Research Methods. (2. Baskı), USA: Sage Publications, s. 12.
47-E. Babbie, (1989). The Practice of Social Research. (5. Baskı), California: Wadsworth Pub.Co., s. 235-58.
48-M. F. Gezgin, (1994). İşgücü Göçü ve Avusturya’daki Türk İşçileri. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, s.
275-6.
49-R. Sommer ve B. B. Sommer, (1986). A Practical Guide to Behavioral Research. N.Y.: Oxford Uni., s. 152.
50-N. Bilgin, (1995). Sosyal Psikolojide Yöntem ve Pratik Çalışmalar. İstanbul: Sistem Yayıncılık, s.95.
51-S. Goldenberg, (1987). Thinking Sociologically. USA: Wadsworth, s. 146.
52-E. Chinoy, (1968). Sociological Perspective. (2. Baskı), N.Y.: Random House, s. 129.
53-F. Turgut ve Y. Baykul, (1992). Ölçme Teknikleri. Ankara: ÖSYM Yayınları, s. 4-5.

Add Comment