Bilim Tarihi

Dünyayı incelemenin ilk çabaları, kişisel meraka ve pragmatik amaçlara dayandığı söylenebilir. Bu incelemeler yapılırken muhtemelen belli başlı yöntemler ve o dönemi yansıtan paradigmalar kullanılmıştır. Özellikle yazının bulunuşundan sonra ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında, ilk çağ filozofları, gök cisimlerini ayrıntılı olarak gözlemlediklerini, Güneş ve Ay’ın döngülerindeki belli anları kusursuza yakın bir biçimde çözümlediklerini, kendilerine has teknolojiler kullanarak, günümüzde dahi yapılması güç olan devasa yapıları ortaya koydukları görülmektedir. Bunun yanında, doğal dünyayı anlayabilme ve anlamlandırabilme çabası, insana dair olanın ötesindeki dünyanın, neden böyle olduğunu, nasıl işlediğini anlayabilmek için sistematik düşünme yöntemlerini kullandıkları görülmektedir. Bu bağlamda, sistematik düşüncenin veya bir diğer ifadeyle bilimsel düşüncenin, çok eski dönemlerden günümüze kadar evrildiği ve bilim felsefesini dönüştürdüğü söylenebilir.

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 1

1. BİLİM VE BİLİM TARİHİ. 2

2. ANTİK YUNAN ÖNCESİ BİLİM… 5

3. ANTİK YUNAN’DA BİLİM… 5

3.1. İlkçağ Doğa Filozofları 6

3.2. Sofistler ve Sokrates. 8

3.3. Platon. 8

3.4. Aristotales. 9

4. ORTA ÇAĞ’DA BİLİM… 9

5. YENİ ÇAĞ’DA BİLİM… 11

5.1. Rönesans Dönemi 11

5.2. Kopernik, Kepler ve Galileo. 12

5.3. Francis Bacon. 12

5.4. On Yedinci Yüzyıl ve Descartes ile Başlayan Modern Bilim.. 13

6. YAKIN ÇAĞ’DA BİLİM… 15

6.1. On Sekizinci Yüzyıl 15

6.2. On Dokuzuncu Yüzyıl 17

6.3. Yirminci Yüzyılda Bilim ve Dönemin Öncülleri 18

6.3.1. Pozitivizmden Mantıksal Pozitivizme Geçiş. 18

6.3.2. Mantıksal Pozitivizm / Viyana Çevresi 19

6.3.3. Frankfurt Okulu. 20

6.3.4. Post-Pozitivizm.. 21

6.3.5. Pierre Duhem (1861-1916) 21

6.3.6. Emile Meyerson (1861-1916) 21

6.3.7. Alexandre Koyre (1892-1964) 22

6.3.8. Karl Popper (1902-1994) 22

6.3.9. Imre Lakatos (1922-1974) 24

6.3.10. Paul Feyerabend (1924-1994) 24

6.3.11. Thomas S. Kuhn (1922-1996) 25

    6.3.11.1. Paradigma. 26

    6.3.11.2. Normal ve Devrimci Bilim.. 27

    6.3.11.3. Bunalım Dönemi 29

    6.3.11.4. Eş Ölçülmezlik. 30

SONUÇ.. 32

KAYNAKÇA.. 33

GİRİŞ

Dünyayı incelemenin ilk çabaları, kişisel meraka ve pragmatik amaçlara dayandığı söylenebilir. Bu incelemeler yapılırken muhtemelen belli başlı yöntemler ve o dönemi yansıtan paradigmalar kullanılmıştır. Özellikle yazının bulunuşundan sonra ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında, ilk çağ filozofları, gök cisimlerini ayrıntılı olarak gözlemlediklerini, Güneş ve Ay’ın döngülerindeki belli anları kusursuza yakın bir biçimde çözümlediklerini, kendilerine has teknolojiler kullanarak, günümüzde dahi yapılması güç olan devasa yapıları ortaya koydukları görülmektedir. Bunun yanında, doğal dünyayı anlayabilme ve anlamlandırabilme çabası, insana dair olanın ötesindeki dünyanın, neden böyle olduğunu, nasıl işlediğini anlayabilmek için sistematik düşünme yöntemlerini kullandıkları görülmektedir. Bu bağlamda, sistematik düşüncenin veya bir diğer ifadeyle bilimsel düşüncenin, çok eski dönemlerden günümüze kadar evrildiği ve bilim felsefesini dönüştürdüğü söylenebilir.

Tarihin değişik dönemlerinde bilimin yöntemi üzerinde durmayı yeğlemiş pek çok bilim ve düşün adamıyla karşılaşılmaktadır. Aristoteles, Bacon, Descartes, Hume, Kant ve John Stuart Mill bu alanda çalışanların önemlilerinden bazılarıdır. 19. yüzyıldan itibaren bu bireysel çalışmalar aynı zamanda ekol düzeyindeki çalışmalara kaynaklık etmiştir. Bu durum özellikle August Comte’un pozitivizm üzerine yaptığı ayrıntılı çalışmalarla ivme kazandığı ve “Viyana Çevresi”yle çağdaş formuna ulaştığı söylenebilir.

Bu araştırma, kronolojik sıraya göre hazırlanmıştır. İlk dört bölümde geçmişten günümüze bilimin nasıl yapıldığına ilişkin ağırlıklı olarak bilim tarihi çatısı altında incelenmiş, beş ve altıncı bölümde ise bilim felsefesi çatısı altında; daha ziyade bilimin yöntemine ilişkin, düşünsel zemindeki çalışmalar ele alınmıştır. Dolayısıyla, bilimin geçmişten günümüze hangi şekillerde yapıldığı, bilimsel düşünce yapısının ne şekilde kullanıldığı, toplumsal algıların bu unsurlar üzerindeki etkileri ve 21. Yüzyılda bilimsel düşüncenin geldiği nokta incelenerek, tartışılmıştır.

1. BİLİM VE BİLİM TARİHİ

            Platon’dan beri bilimin veya bilimsel yöntemin ne olduğu ve ne olması gerektiği konusundaki soru ve sorunlar filozofları ve bilim insanlarını sürekli meşgul etmiştir. Her tarihsel dönemde, o döneme özgü idealize edilmiş bir ya da daha fazla bilim tanımı yapılmıştır (Kabadayı, 2011: 21). Bütün bu tanımlar sonucunda bilimin ne olduğu konusunda bir uzlaşmaya varılamamış olsa da, bilimin doğası hakkındaki bilgi birikimi oldukça artmıştır. Bilimin ne olduğu problemine felsefenin yapmış olduğu bu katkının dışında, yine 19. yüzyıldan itibaren bilimin doğasının en iyi onun tarihsel süreçte ortaya konulmuş örneklerinin incelenmesiyle kavranılabileceğine yönelik anlayış doğmaya başlamıştır. Bu anlayış ise bilim tarihi denilen bir disiplinin ortaya çıkmasına yol açmıştır (Topdemir ve Unat, 221: 2).

            Bilimin ne olduğunu anlamak için, sözcüğün kökenine bakmak gerek. Bilim, “bilmek” demektir. Benzer şekilde İngilizcedeki “science”, Latincedeki scientia, yani “bilgi” veya scire yani “bilmek” sözcüğünden gelir. Bilimin işi, bilmek ve bilgiyi üretmektir. Ancak bu bilgiyi üretirken, onu şahsi kanaate veya bireysel tercihlere değil; gözlenebilir veya ölçülebilir sonuçlara ve analizlere dayandırır. Bilim, Evren’e yönelik açıklamalar yaparken sihir, büyü ve benzeri doğaüstü kavramlardan güç almaz; deneyden, gözlemden, doğal gerçeklerden güç alır. Böylece herhangi bir kişi, aynı yöntemle, aynı ölçümü veya gözlemi yapacak olursa, belirli ve kabul edilebilir düzeyde küçük bir hata payı çerçevesinde, aynı sonucu elde etmesi mümkün olur (EtymOnline, 2021).

En genel anlamda bilim, çeşitli bilgi türleri (günlük bilgi, bilimsel bilgi, sanat bilgisi, dini bilgi gibi) arasında kendine has özellikleri olan bir bilgi çeşididir. Bu bilgileri birbirinden ayıran temel özelliklerden birisi, farklı yöntemlerle elde edilmeleridir. Nitekim bilimsel bilgiyi diğer bilgi türlerinden ayıran temel özellik kullandığı yöntemdir. Özellikle sonuçların test edilmesi için sistemli bir protokolün kullanılması bilimin ayırt edici bir başka yönüdür (Ural, 2000: 3). Bilim, gerçeğin bir kısmıyla kanıtlamaya dayalı bağ kurma süreci ve bu sürecin sonunda elde edilen dirik bilgiler bütünü olarak da tanımlanabilir (Sönmez,  2019: 21). Başka bir ifadeyle bilim; doğada meydana gelen olayların nedenlerini, birbiriyle olan bağlantılarını bulan, onları genelleştiren, kuramsallaştıran ve bu kuramsal bilgi yardımıyla sonradan meydana gelecek olayların nasıl ve ne zaman meydana geleceğini önceden saptayan entelektüel bir uğraştır (Topdemir ve Unat, 2021: 2).

            Bilim faaliyetinin ne olduğu ile ilgili bu genel açıklamalara rağmen, yapılan bilimsel çalışmalardaki karmaşık ve çok yönlü faaliyetlerden dolayı aslında bilimi tanımlamanın ne kadar güç olduğu sonucuna varılmaktadır. Öyle ki günümüzde bilim olgusu ile ilgili olarak sadece tanımıyla ilgili değil; aynı zamanda kapsamı, içeriği ve daha da önemlisi bu içeriğe ulaştıracak yöntemlerle ilgili ciddi tartışmalar halen devam etmektedir (Cevizci, 2009)

                Yolcu (2012: 4-8), bilimin özelliklerini şu şekilde sıralamaktadır;

Bilim olgusaldır: Bilim doğrudan ya da dolaylı gözlenebilir olguları dile getirir. Bilimde hiçbir kuram ya da hipotez, gözlem ya da deney sonuçlarına dayandırılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilmez. Örneğin “Dünya yuvarlaktır.” önermesi olgusaldır. Gözlemlerle doğru ya da yanlış olduğu söylenebilir.

Bilim mantıksaldır: Bilimsel bir uğraşıyla ulaşılan sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olması gerekmektedir. Birbiriyle çelişen iki önermenin doğruluğundan söz edilemez.

Bilim nesneldir: Bilim insanları bilimsel uğraşılarında kişisel eğilim, istek ve önyargıların etkisinde kalmamaya, olguları oldukları gibi saptamaya ve yorumlamaya çalışmaktadır. Ancak, dış dünya ile insan zihni arasındaki ilişkinin dolaylı olması nedeniyle burada mutlak anlamda bir nesnellikten söz etmenin imkanı yoktur. Bununla birlikte, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir ölçütlere sahip olması, bunların bir kişi ya da grubun tekelinde değil, aksine kamusal olmasının bilimdeki sınırlı nesnelliği oluşturduğunun da belirtilmesi gerekir.

Bilim eleştireldir: Bilim kendisine karşı da eleştirel olmalıdır. Bilimde her teori olgular tarafından desteklendiği sürece geçerli olarak kabul edilir. Yani bazı olguları açıklama gücü göstermeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı her teori, teori geçmişte ne kadar başarı göstermiş olursa olsun, kim tarafından geliştirmiş ve savunulmuş olursa olsun eleştirilir ve değiştirilir.

                Bilim genelleyicidir: Bu özellik bilimin tek tek olgularla değil, bir olgu sınıfının paylaştığı özellikle ya da olgular arasındaki bazı ilişkilerle ilgilendiğini ifade etmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o, inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise, dolayısıyla bir genellemenin test edilmesi işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir. Bu bakımdan “belirli atmosfer koşulları altında suyun kaynama sıcaklığı 100°C’dir”, “demir iletkendir”, “bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda, basınçla ters orantılı olarak değişir” türünden ifadeler bilimin ulaştığı türden genellemelerdir.

            Bilim seçicidir: Bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan tüm gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde nitelik kazanır. Rastgele yürütülen, olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin anlamlı ve güvenilir bir sonuç vermesi beklenemez. Bilim insanı, bu açıdan, bir olgu koleksiyoncusu değildir; o, ancak araştırma sorusuna uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.

                Bilim belirli kabullere dayalıdır: Bu kabuller çok çeşitli olmasına rağmen, bilimsel uğraşının paylaştığı temel kabuller şu şekilde özetlenebilir: (a) Nesnel gerçeklik, (b) Dış dünyanın anlaşılabilir olduğu, (c) Dış dünya hakkında bilgi edinmenin değerli olduğu.

                        Bilim tarihi, bilimsel bilginin gelişim sürecini inceleyen bir araştırma etkinliğidir. Bilim tarihi özellikle bu süreçte şu noktalara dikkatini yoğunlaştırmaktadır (Topdemir ve Unat, 2021: 7).

  • Bilginin hangi aşamalardan geçerek bugünkü haline ulaştığını belirlemek.
  • Bilimin değerini ve önemini sorgulayarak, bilimsel etkinliği bütün yönleriyle tanımaya ve tanıtmaya çalışmak.
  • Bilimsel kuramların doğuşunu ve gelişimini olgusal ve deneysel verilere dayanarak betimlemek.

Bilim tarihi kültürün, özellikle de entelektüel kültürün önemli bir bileşenidir ve başta bilimsel düşünüş olmak üzere insanın bütün zihinsel etkinliklerinin tarihsel serüvenini içermesi açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu bakımdan bilimsel, siyasi ve kültürel boyutlar içermektedir (2021:8).

2. ANTİK YUNAN ÖNCESİ BİLİM

                Geçmişte özellikle köklü medeniyetlerde bilimsel çalışmaların yapıldığı bilinmektedir. Bunlar Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin gibi tarihe mal olmuş medeniyetlerdir. Özellikle yerleşik hayata geçilmesi ile birlikte insanoğlu fayda sağlamak amacıyla daha fazla bilgi üretiminde bulunmuştur. M.Ö. 7000’lerde Nil Nehri yakınlarında Mısır uygarlığı, M.Ö. 6000’lerde Fırat ve Dicle kenarlarında kurulan Mezopotamya uygarlığı ve yine aynı dönemlerde Uzak Doğu’da kurulan Hint ve Çin uygarlıkları birçok bilimsel ilke imza atmışlardır (Topdemir ve Unat, 2021: 13). Bu noktada bilimin cılız başlangıç dönemlerine ilişkin bu ilk çalışmalar sonucunda insanoğlu, doğa güçlerini denetlemek ve toplumsal yaşamını daha düzenli hale getirmek için yeteneklerinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Artık insanoğlu mevcut koşullar altında hastalıklarını bir şekilde tedavi etmek, tarım için gerekli sulamayı yapabileceği kanallar inşa etmek, yiyebileceği hayvanları avlamak, mevsimlerle ilgili değişiklikleri zorunlu olarak bilmek gibi birçok tekniğe ihtiyaç duyduğundan ister istemez bilimsel faaliyet alanına katkı sunmaya başlamıştır (Howard, 2004: 98).

            Bu dönemde düşünsel faaliyetleri içerisinde bilimin özellikle inançlara veya devlet yönetimlerine bağlı olarak ortaya çıkan baskı unsurlarının elinde bir araç olarak kullanılmıştır.Bilim adamı bir yandan egemen inanç ya da otoritenin yanında saygınlığını artırmak adına gerekli çalışmalarda bulunurken, diğer yandan bu çalışmalarında gerçeğin bilgisine olan ihtiyacı ikinci plana itmektedir. Bu anlayış, bugün geldiğimiz noktada bilimsel faaliyetler yapılırken kabul gören temel bilimsel anlayışa ters düşen bir durumu ifade etmektedir (Çelik, 2010)

3. ANTİK YUNAN’DA BİLİM

Teorik alanda bilimin gelişim öyküsünün genel olarak doğa filozoflarıyla birlikte Antik Yunan’da başladığını söylenebilir. Özellikle bu aşamada var olanın ilk nedenine ilişkin araştırmalarda bulunan saf bilme eğiliminin, günümüz bilimsel ahlakına uygun olmasının yanı sıra bu araştırmalara verilen cevaplarda hakikat bağlamında ciddi sayılabilecek bilimsel izler bulunmaktadır. Antik Yunan düşüncesi ile birlikte bilme faaliyeti, geçmişte gerçekleştirilen faaliyetlerden bağımsız olarak tamamen bilgelik adına yapılmıştır (Saruhan ve Özdemirci, 2011: 26).

Mevcut toplumsal yapının müsaade ettiği kadarıyla tüm araştırmalar, bu aşamada her hangi bir gücün etkisi altında kalınmadan, tamamen bilme kaygısından ve isteğinden kaynaklanmıştır. Bu aşamada verilen cevaplar elbette bilimsel olma açısından önem taşımaktadır. Burada ilk defa insanoğlu kendisin de dahil olduğu evrene ilişkin esaslı sorular sorarak sadece teorik kaygılar etrafında çözüm yolları aramaya başlamıştır. Bu yönüyle Antik Yunan düşüncesi modern düşünce hayatının da başladığı bir milat olarak görülebilir. Dolayısıyla bu dönem bilimsel faaliyetleri her ne kadar net bir biçimde sınırları belli olmasa da yine de düşünce tarihinde önemli bir yere sahiptir (Arslan, 2008: 91).

3.1. İlkçağ Doğa Filozofları

İlkçağ doğa filozofları daha çok varlıkla ilgili çalışmalar üzerinde durmuşlardır. Genel olarak varlığın ilk nedenine ilişkin açıklamaların yapıldığı bu dönem düşünürlerinde, bilimsel ifadelere ilişkin önceki çalışmalardan daha açık ve anlaşılır faaliyetlerin yapıldığı görülmektedir. Var olanların anlaşılmasına yönelik cevaplar aranan sorular, aynı zamanda bu gerçekliğe ilişkin bilgilerin de belli ölçüler içerisinde ispatlanabilir olmasını ve sistemleştirilmesini zorunlu kılmıştır. Bu nedenle dolaylı bir biçimde de olsa bu dönem düşünürlerinin birçoğunda, bilimsel ifadelere ya da uğraşılara rastlamak mümkündür (Saruhan ve Özdemirci, 2011).

Timuçin (1992: 121)’e göre,  ilkçağ doğa filozoflarının ilki M. Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Thales’dir. Evrendeki her şeyin ilk nedenini “su” olarak belirleyen Thales’i felsefi düşüncede olduğu kadar bilimsel söylem içerisinde de değerli kılan en önemli sebep, evrenin ilk kaynağına ilişkin verdiği cevap ile ilk kez ve açık bir biçimde efsaneden bilime veya felsefeye geçişi sağlamış olmasıdır. Thales’in felsefi söylemlerinin yanı sıra ilk Grek matematikçisi olduğunu ve bu alandaki gayretleriyle geometriyi ilk defa tümdengelim yöntemine dayalı bir etkinlik olarak ortaya koyduğunu savunanlar da bulunmaktadır Thales hem matematikçi, hem bilim adamı, hem de iyi bir felsefeciydi. Dolaysıyla Antik Yunan düşüncesinin ve bilimsel anlayışın neden Thales ile başladığını anlamak zor değildir (Yıldırım, 2011: 23).

Thales’ten sonra gelen Anexsimandros da evrenle ilgili sorulara cevap aramış, hocası olan Thales’den bir adım öteye giderek dünyanın düz bir tepsi olmadığını, aksine silindir biçiminde olduğunu ve boş bir evrende gök cisimlerinin kendisine bağlı olduğunu iddia etmişti. Bu yönüyle dünya merkezli anlayışın ilk mimarı olarak kabul edilebilir (Topdemir ve Unat, 221: 20). Milet okulunun son temsilcisi olan Anaksimenes, Anexsimandros’un öğrencisidir. İlk defa ruh kavramını bilimsel alana taşımış ve ruhun havadan ibaret olduğunu savunmuştur. Thales, Anexsimenes ve Anaksimandros ile birlikte Milet Okulu geleneği sona ermiş ancak bu düşünürler ilk defa özgün ve mutlak akla dayanan düşünsel eylemleri ile felsefe tarihinde büyük bir yer tutmuşlardır (Timuçin, 1992: 121).

Milet okulundan sonra, bilim camiası açısından önem arz eden bir diğer gelenek Pythagorasçılardır. Bu topluluğa göre varlığın asıl kaynağı “sayı”dır. Dolayısıyla evrende var olan her şey mutlak anlamda bir sayıya karşılık gelmektedir diyen Pythagorasçılar, matematik bilimiyle özellikle ilgilenmişlerdir. astronominin temeline geometriyi yerleştirerek, evrende var olan düzenin temelinde geometrik ve harmonik bir orantının bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bu gelenek sonraki dönemlerde astronomi bilimi için kalıcı bir durum haline gelmiştir. Pythagorasçıların astronomi alanındaki düşünceleri ve evreni model olarak algılama biçimleri ise o zamana kadarki en gelişmiş sistem örneklerinden birisidir. Söz konusu bu sisteme göre gözlemler sonucunda tespit edilen beş gezegene ek olarak güneş, ay, dünya ve merkezi ateşe ek olarak karşı yer adında belirledikleri gök cisimlerinin belli bir dairesel harekette bulunduğunu ileri sürerek, daha önceki evren anlayışının ötesine geçmişlerdir. Bu noktada özellikle bu anlayışın Kopernik’i ve daha sonraları Yeniçağ başlarında yeniden gündeme gelmeleri ile Galileo, Descartes ve Kepler gibi düşünürleri etkilediği düşünülmüştür (Arslan, 2008: 160).

Parmenides’in metafiziksel bilgi ile deneysel bilgi arasındaki ayrımı net bir biçimde ilk kez vurguladığını ve varlık hakkındaki söylemlerinde salt akla bağlı kalarak özellikle akıl yürütmeler ile açıklama yoluna gittiğini söylemek mümkündür. Parmenides’e göre bir şey var olduğu için düşünülebilir. Eğer bir şey yoksa o zaman onun düşünülmesi gerekmez ve olmayan şeyler hakkında düşünmek bizi yanılgıya götürür (Çelik, 2010: 26). Parmenides’egöre insanların yanılgıya düşmelerinin esas sebebi ise duyularıdır. O zaman hakikate giderken yapılması gereken şey; duyusal olanları dışlayıp rasyonel eylemler gerçekleştirerek sonuca girmektir. Buradan hareketle duyusal alana ilişkin tespitlerin dolaylı olarak yokluğa bağlandığı bu sistem içerisinde, özellikle var olma durumunun rasyonaliteye bağlanması, sonraki dönemlerde Platon ve Aristoteles gibi düşünürlerde görülen rasyonel düşünme biçimlerinin oluşumuna kaynaklık ederken, aynı zamanda duyu bilgisine olan inancın da iyice zayıflamasına yol açmıştır (2010: 29).

Doğa filozoflarının geneline bakıldığında, özellikle bilim tarihi açısından sonraki dönemlerin çalışmalarına dolaylı katkı sundukları ve farklı yaklaşımlar sergileyerek bilimsel söylemleri zenginleştirdikleri görülmektedir. Aynı zamanda rasyonel akıl yürütmelerin önemsendiği ve kişisel deneyimlerin yanıltıcı olduğunun sık sık vurgulandığı görülür (2010: 21).

3.2. Sofistler ve Sokrates

            Kendilerinden önceki tüm bilimsel ve felsefi söylemi eleştiren Sofistler bilimin merkezine insanı yerleştirmişlerdir. Sofistlerin özellikle toplumsal yapı içerisinde başarılı olmak isteyen bireylerin bilgi sahibi olmaları gerektiğini vurguladıkları görülür. Sofistler, sadece doğru bilginin ne olduğunu değil; nasıl aktarılması ve kullanılması gerektiğini de göstermişlerdir. Bu yönüyle bu düşünürler sayesinde tam manasıyla ve çok yönlü bir biçimde bilgi konusunun açıklanmaya çalışılmasına ek olarak, nasıl başkalarına etkili bir biçimde sunulması gerektiğine ilişkin ipuçları vermektedir (Çelik, 2010: 28).

Sofistlerin ardından bilgi konusunda insan merkezli bir anlayış ortaya koyan ve bu aşamada özellikle pratik söylem içerisinde önemli bir yer sahibi olan Sokrates’te ise doğru bilgi anlayışı daha farklı bir hal almıştır. Sokrates sofistlerin etkisi altında yoğun bir biçimde kalmıştır. Bir yandan sürekli olarak doğa filozoflarının sadece varlığı anlamaya dayanan teorik bilme merakını eleştirmiş, öte yandan bilme eyleminin sadece var olana ilişkin teorik ifadelerini, ahlak, sanat ve siyaset gibi diğer alanlara da yansıtmıştır. Ancak sofistlerle olan benzerliği sadece bu kadardır. Özellikle pratik kaygılar içerisinde görüşleri ortaya koyarken, tüm insanlar için evrensel ve uygulanabilir olan mutlak bir doğruluğun varlığını savunmuştur. Bu evrensel ve mutlak doğru, doğuştan bir bilgi şeklinde herkeste mevcuttur. Tek yapılması gereken bu doğrunun ortaya çıkarılması için gerekli yöntemin uygulanmasıdır. Bu yönüyle Sokratik bilgi anlayışı, Sofistlerin bilgi anlayışından ayrılır (Arslan, 2008: 50).

Sonuç olarak Sokrates daha önce Sofistler tarafından felsefenin temeline alınan insanın varlığını, rasyonel bir biçimde felsefi alana entegre etmeye çalışmıştır. Bunu yaparken özellikle pratik alan ile teorik alan arasındaki ayrımı derinleştirmeden tamamen teke tek deneyimlerimizden hareketle, tüm insanlık için geçerli tümel ilkelerin var olduğuna inanmıştır. Deneyimlerimizin sadece tamamen rasyonel ve genel olan bilgilere ulaşmada kullanılan bir materyal olarak kabul edildiği bu anlayış içerisinde özellikle ahlakın bilimsel bir söyleme kavuşturulmaya çalışıldığı görülmektedir (Çücen, 2009: 102).

3.3. Platon (Eflatun)

Platon’un bilgiye ilişkin ilk ve en önemli belirlenimi, bilginin duyum ve algı olmadığıdır. Eğer bilgi bu şekilde duyum ve algı ile sınırlandırılırsa o zaman hiçbir şekilde bir bilginin doğru ya da yanlış olduğunu iddia etmemiz mümkün olmayacaktır. Zira Platon açısından bakıldığında, mümkün olduğuna inanılan bir bilgi mutlak bir biçimde duyum ve algıya dayalı bilgi olamaz. Çünkü o da hocası Sokrates gibi rasyonel ve herkes için aynı geçerliliğe sahip bir bilgiyi savunmaktadır. Platon bilim ve bilgi görüşüyle ilk defa bilgiyi çeşitlendiren, pratik kaygılardan daha çok teorik kaygılarla yapılan ve genellikle rasyonel olan doğru bilgiyi arama faaliyetlerini bilimsel olarak kabul etmiştir. Bu bağlamda özellikle insan tarafından tümel ve mutlak bir bilginin elde edilebilir olduğunu savunarak, günümüz bilimsel çalışmalarında sıkça tartışılan bilme merakına dayalı eylemlerde felsefenin rolünün bu noktada asli olduğunu vurgulamıştır (Arslan, 2008b: 318-319).

3.4. Aristotales

                Aristoteles görüşleriyle sadece yaşadığı dönemi değil; kendinden sonraki dönemleri de etkileyen önemli bir düşünürdür. Bugün bilimsel söylemin geldiği noktaya rağmen, Aristotales felsefesinin etkisi hala hissedilmekte ve yapılan açıklamalarda bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Aristoteles bilime konu olan her varlık alanı ile doğrudan ilgilenmiş ve varlık alanının bütünsel yapısını ifade edecek genel bir bilimsel yöntemi kurgulamayı amaçlamıştır. Onun çalışmaları içerisinde her türden felsefi ve bilimsel söylem yeniden şekillendirilmiştir. Ayrıca eserlerinde yer verdiği konulara bakarak onu ilk bilim felsefecisi ya da bilim tarihçisi olarak kabul edenler dahi bulunmaktadır (Arslan, 2009: 35). Bunun nedeni, Aristoteles’in kendisinden önceki tüm bilimsel çalışmalar hakkında gerekli bilgileri detaylı bir biçimde derleyip toparlaması ve buna bağlı olarak bilimsel olanın ne olması gerektiğine ilişkin detaylı bir yöntem arayışına girmesidir. Üstelik bu arayış içerisinde kendinden önceki düşünürlerden farklı bir biçimde tek bir nedene bağlı kalarak, tüm varlık sahasını açıklama yoluna gitmemiştir. Varlık alemine ilişkin kayda değer her unsur, Aristoteles felsefesinde bir yer teşkil etmektedir ve mevcut bilimsel yöntem içerisinde ifade edilebilir bir niteliktedir (2009: 35).

4. ORTA ÇAĞ’DA BİLİM

            Koyre (2010: 18) ortaçağ felsefesini, Aristotales’in boyunduruğu altına girmiş insan ruhunun, uyduruk sorunlarının kısır tartışmaları içerisinde kendini tükettiği kara dönem  olarak tanımlar. Ortaçağ genel olarak düşünsel ve bilimsel açıdan Antik Yunan dönemi kadar zengin ve ileri derecede bir dönem olarak kabul edilmemektedir. Bu dönem bilimsel çalışmaları son derece geri kalmıştır ve olgusal dünyaya karşı ilgi azalmıştır. Bilim ve bilgi ile ilgili düşüncelerden ziyade ontolojik kaygılar içerisinde, Tanrının varlığı konularında gerçekleştirilen faaliyetlerin ağırlıkta olduğu Ortaçağ bilimi, batı düşüncesi adına gerilemenin yaşandığı bir zaman aralığı olarak gösterilebilir. Ortaçağ dönemi denilince genellikle Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlangıcı arasındaki bin yıllık süre kastedilir (Yıldırım, 2011: 57).

Bu dönem düşüncesi içerisinde insanın sadece bilme isteğinden kaynaklanan bir düşünme faaliyetinden söz etmek neredeyse imkansızdır. Artık genel felsefi ve bilimsel söylem geride kalmıştır. Ortaçağ düşüncesinin ana karakterini belirleyen şey; akıl ile inanç arasındaki ilişkidir. Özellikle Tanrının varlığına ilişkin derin bir sorgulama içerisinde bulunulmaktadır ve bu noktada rasyonalite var olan Hristiyan inancı ile uyumlu bir biçimde yeniden anlamlandırılmaya çalışılmaktadır (Çotuksöken ve Babür, 2000: 28). Bu nedenle söz konusu döneme ait çalışmalar, genel olarak bilimsel bir görünümden uzak kabul edilebilir (Cevizci, 1999: 23). Din olgusunun yükselişe geçtiği bu dönemde, genel anlamda bilgi üretiminde bir duraklama dönemi yaşanmıştır (Altınkurt ve Iliman Püsküllüoğlu, 2016: 6).

Ortaçağ dönemi içerisinde başlangıçta Platon’un ve son dönemlerde ise Aristoteles’in mutlak etkisini görmek mümkündür. Aristotelesçi çalışmaların Skolastik dönemde hiç kuşkusuz en büyük savunucusu Aquinalı Thomas olmuştur. Ancak onun öğretisi sadece teolojiyi bir bilim olarak Aristoteles’in yöntemi ile yeniden kurgulamaktan ibarettir (Cevizci, 1999: 168). Bu amaçla teolojiyi bir bilim gibi inşa etmek isterken, her ne kadar bilimsel bir metodoloji kullanmak istemişse de sonuç itibariyle günümüz bilim anlayışına aykırı bir olgu üzerinde durulduğundan, görüşleri bilimsel olmaktan çok dinsel bir öğreti olarak kabul görmüştür (Russell, 2001: 199).

Ortaçağ geleneği içerisinde olmasına rağmen tamamen bu geleneğin dışında bir bilimsel anlayışa sahip olan R. Bacon, özellikle deney ve gözleme vurgu yapan görüşleriyle, bilimsel anlamda ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Ayrıca bu dönemde İslam düşüncesinde özellikle Antik Yunan düşüncesinin daha özgür bir biçimde tartışıldığı ve buna paralel olarak bilimsel çalışmalarda daha aktif bir sürecin yaşandığı görülmüştür. Özellikle Farabi ve İbn-i Sina gibi düşünürler öne çıkan görüşleriyle o zamana kadar söz konusu olan tüm felsefi ve bilimsel çalışmaları yeniden yorumlamışlardır. Ancak bu dönem düşünürlerinin bilimsel anlamda yöntem sorununa ne kadar katkı sağladıklarıyla ilgili sınırlı bilgiler mevcuttur. Farabi ve İbn-i Sina’da görünen felsefi söylemler, Platon ve Aristoteles öğretilerinin Ortaçağ geleneğine uygun bir biçimde, dinle bağdaştırılmaya çalışılmasından ibarettir. Ancak bu çabalar daha çok pratik bir kaygıdan ziyade felsefi geleneğe yakışır bir biçimde teorik kaygılar ekseninde yapılan çalışmaları içermektedir. Bu yönüyle, Batı dünyasındaki Ortaçağ anlayışlarından farklı nitelikteki bir çalışma faaliyetini ifade etmektedir (Medkur, 2000: 43-64; Rahman, 2000: 121-154). Ancak Koyre (2010: 19), İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün insan aklının birliği konusundaki kuramlarının saygıyı fazlasıyla hak ettiğini dile getirmektedir.

5. YENİ ÇAĞ’DA BİLİM

            Bu başlık altında sırasıyla, Rönesans Dönemi, bu döneme damga vurmuş Kopernik, Kepler, Galileo ve son olarak Francis Bacon ele alınarak incelenmiştir.

5.1. Rönesans Dönemi

Yenileşmenin çıkış noktası Antikçağ düşüncesi, karşı olduğu anlayış ise Ortaçağ düşüncesidir. Diğer bir ifadeyle, Rönesans düşüncesinin Ortaçağ düşüncesine karşı tutumunun dayanak noktası Antikçağ düşüncesi olmuş, fakat sonuçta Antikçağ düşüncesi kökten değişmiştir (Ural, 2000: 204). Bu dönemde bilime katkı sağlayan düşünürlerin sayısı oldukça fazladır. Ancak burada konumuzla ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken birkaç düşünür bulunmaktadır. Bu düşünürlerden ilki; Kuhn tarafından bilimsel bir devrime yol açtığı iddia edilen Kopernik’tir. Diğer düşünürler arasında, Kopernik’e benzer alandaki çalışmalarıyla Kepler ve Galileo ile tümevarımı vazgeçilmez bir bilimsel yöntem olarak bilimin merkezine geçiren ve bu düşünceleri ile günümüze kadar süren pozitif bilim anlayışının Rönesans’taki en güçlü savunucuları arasında gösterilen Francis Bacon bulunmaktadır. Bu düşünürler mevcut görüşleriyle sadece Ortaçağın teolojik anlayışına dayalı bir eleştiri içerisinde olmamış; aynı zamanda özellikle bu döneme ait bilimsel çalışmaları da eleştirerek, modern bilimin oluşumunda önemli bir noktayı teşkil etmişlerdir (Bloch, 2002: 7).

Bir uyanış dönemi olarak görülen bu dönemde, eski problemlere eski problemlere yeni bir bakış açısı getirilerek yeni bir paradigma oluşmuştur. Bu pardigma değişiminde en önemli etken ise Hümanizm’i karakterize eden hürriyet, insan, din, bilim ve felsefeye ilişkin görüşler olmuştur. Rönesansla birlikte yeni anlayışların ortaya çıkmasında gelişen denizciliğin de etkisi olmuştur. Seyahatler ve keşifler dünya hakkında eski bilgilerin değişmesine sebep olmuş, aynı zamanda sosyal hayatı da dönüştürmüştür. Ayrıca matbaanın icadı da bilgilerin geniş kitlelere yayılmasında son derece etkili olmuştur. Luther’in görüşleri dinde reformlara neden olmuş ve bütün bu etkenler yumağı Rönesans kültür hareketini başlatmıştır (Ural, 2000: 203-210).

Bu dönem içerisinde bilimsel çalışmalarda oldukça yoğun faaliyetlerin yürütüldüğü görülmektedir. Özellikle bu faaliyetler, daha çok madde cinsinden olgularla ilgilidir. İnsanoğlu gelinen nokta itibariyle ilk defa doğaya hükmetmek için bilimin ve bilginin arayışı içerisinde olmuştur. Üstelik bu arayış esnasında, daha önce felsefe ve bilimlerde sıkça rastlanan doğaüstü ya da metafiziksel argümanların yerini, herkesin üzerinde rahatlıkla uzlaşabileceği daha gerçekçi argümanlar almıştır. Bu bağlamda bilim olgusu, teolojinin ve her türden kabullerin üstünde bir yer edinmiştir (Bloch, 2002: 7).

Rönesans dönemi bilimsel çalışmaları içerisinde sadece doğaya yönelmek ve deney gözlem aracılığıyla çalışmalarda bulunmak yeterli gelmemiştir. Özellikle bu aşamada niceliksel ifadelere de ihtiyaç duyulduğundan, matematik alanına karşı olan ilginin arttığı görülmektedir. Dolayısıyla gelinen bilimsel noktada, günümüz bilimsel anlayışına temel oluşturacak bir şekilde, matematiğin kullanımını yaygın bir gelenek haline geldiği, bununla birlikte Rönesans’ın eski problemlere yeni bakış açıları getirildiği söylenebilir.

5.2. Kopernik, Kepler ve Galileo

Rönesans döneminde astronomi alanında ilk büyük hamle Kopernik tarafından yapılmıştır. Kopernik’in bu yenilikçi hamlesi, çok büyük olduğu kadar yaşadığı dönem açısından düşünüldüğünde, oldukça tehlikeli bir devrimi simgelemektedir. Zira önerdiği yeni evren modeli, binlerce yıldır inanılan ve kilisenin resmi görüşü olan binlerce yıllık bir evren tasavvurunu reddetmek anlamına geliyordu. Evren modeli içerisinde cevaplanamayan sorular bulunmaktaydı. Kopernik’in cevaplayamadığı soruları Galileo ele alarak bunları matematiksel ifadelere dönüştürmüştür. Kepler’in özellikle Mars gezegeni üzerinde yaptığı çalışmalar, gök cisimlerinin hareketlerinin dairesel değil; elips şeklinde olduğunu ispatlamıştır. Buna ek olarak gezegenlerin güneş etrafında dönerken güneşe yakın yerlerde hızlı, uzak yerlerde yavaş olduğunu tespit etmiştir (Cevizci, 2009; Yıldırım, 2011).

5.3. Francis Bacon

Rönesans dönemi içerisinde gerçekleştirilen ve her biri evrende var olanı açıklamaya yönelik çalışmalar genel itibariyle Aristoteles ve ona bağlı olarak şekillenen Skolastik düşüncenin yanılgılarını da ortaya koymaya başlamıştır. Bu aşamada yanlış bilgi ve inanışların yerine kısa zaman içerisinde yenileri konulmaya başlanmıştır. Ancak yeni bilimsel verilerin, dönem itibariyle ulaştığı zenginliğe rağmen, bu verilerin nasıl elde edilmesi gerektiği ile ilgili kapsamlı bir açıklamaya hala ihtiyaç duyulmaktadır. Doğrudan yöntem arayışı da diyebileceğimiz bu alandaki boşluğu ilk kez düşünceleriyle Francis Bacon’ın doldurduğu görülmektedir. Öyle ki Bacon ortaya koyduğu düşünceleri ile sadece yaşadığı yüzyılı değil; günümüz bilim anlayışını da dolaylı olarak etkilemiş bir düşünürdür (Pehlivan, 2019).

F. Bacon’ın Descartes’le birlikte modern bilimin en önemli temsilcisi ve kurucusu olduğunu iddia edenler bulunmaktadır. Bu iddianın temelinde onun, dönemin genel bilimsel anlayışına uygun olarak Aristoteles felsefesini eleştirmesi ve sonraki düşünürler için bilimsel olanın ne olması gerektiğine ilişkin bir ilham kaynağı oluşturması gösterilebilir. Bacon, doğayı anlamamızı sağlayacak tek yöntemin gerçek tümevarım olduğunu savunur. Bu yönüyle tümevarım bizzat doğada bulunan ve somut anlamda denenebilir nesnelere doğrudan ulaşmamızı sağlayacak bir yöntemdir. Bacon açısından düşünüldüğünde bilimsel alanla ilgili çalışmaların, sadece duyumsanabilen dış dünyaya yönelmesini sağlayacak olan tümevarım yöntemi, bilimde olgusal bir zemine ilişkin ilk ciddi çağrı olması açısından önemlidir. Burada aslında bilimsel olanın sınırı çizilmeye çalışılmakta ve bilimsel bir ölçüt olarak her türden bilgiyi elde edebileceğimiz ve uygulayabileceğimiz bir dünya belirlenmeye çalışılmaktadır. Tümevarımsal bir yöntemle olgusal alana ilişkin açıklamalara ulaşmak ne kadar önemli ise nesnel bir bakış açısıyla her türden bilimsel olmayan öğelerden arınmak da Bacon açısından o kadar önemlidir (Broad, 2012: 260-267).

Sonuç olarak F. Bacon, Rönesans döneminde ortaya attığı bu görüşleri ile Aristoteles’in metodolojisine karşı çıkmış ve bu yönüyle bilimsel inceleme alanında farklı alternatiflerin de bulunabileceğini göstermiştir. Bu alternatifler içerisinde özellikle tümevarımsal akıl yürütme üzerinde duran düşünür, bilimsel olanla inanca dayalı olan bilimsel çalışmalar arasındaki ayrıma dikkat çekmiştir.

5.4. On Yedinci Yüzyıl ve Descartes ile Başlayan Modern Bilim

            Modern bilim ya da düşünce denilince genellikle 17. Yüzyılla başlayıp ve bu aşamada özellikle 18. Yüzyıl düşüncesini doğrudan etkileyen düşünsel bir yapı kastedilir. Öyle ki bu yapının etkileri günümüzde dahi devam etmektedir. Özellikle bu aşamada Descartes, hem bilimsel hem de felsefi görüşleriyle modern bilimin ve düşüncenin kurulmasında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu yönüyle Descartes’in düşünce tarihinde yaptığı genel etki, ancak Aristoteles ve Platon gibi düşünürlerin uzun bir zaman felsefe tarihinde değişmez otorite olarak kabul edilmesine benzemektedir (Denkel, 1997: 185).

Descartes’in bilimsel anlayış içerisinde bu denli önemli bir yer edinmesinin temelinde yöntem anlayışı yatmaktadır. Bilimsel bir yöntemin nasıl olması gerektiğini açıklarken, onun evrendeki nesnelerin çokluğuna göre şekillenen farklı bilimsel alanlar için ayrı ayrı oluşturulan yöntemler yerine, tüm bilimsel çalışmaları tek bir çatı altında toplayacak ve tümü için ortak bir bilimsel yöntem oluşturma gayreti içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bu amaçla yöntem anlayışında bütüncül bir yaklaşım sergileyen Descartes, tüm bilimlerin insanın bilgeliğinden kaynaklanan bir etkinlik olduğunu ve bu sebeple, nesnelerin çeşitliliğine göre bilimlerin ayrı ayrı ele alınıp incelenmelerine paralel olarak ayrı ayrı yöntemler oluşturulmasına gerek olmadığını savunmuştur (Decartes, 1997). Bu hareket noktası önemlidir. Çünkü bilgiyi üreten insan aklıdır ve bilim bu ortak aklın bir ürünüdür. Dolayısıyla aslında bilimsel bir yöntem arayışı beraberinde aklın temel işleyiş prensiplerini de kategorize etmek anlamına gelmektedir.

Descartes var olan bu sorunu aşmak için şüpheyi metot olarak benimseyen bir yöntem belirleyerek, üzerinde kuşku duyulmayacak apaçık bir bilgiye gitmeyi amaçlar. Söz konusu bu şüphecilik aynı zamanda bilgiyi üreten öznenin de varlığını ispat eden bir nitelik taşımaktadır. Bu aşamada hakikati arayanın hayatında bir defa gücü yettiği kadar bütün şeylerden şüphe etmesi gerektiğini belirten Descartes; “var olmasaydık şüphe edemezdik, bu ise edinebildiğimiz ilk doğru bilgidir” diyerek, son aşamada diğer bilgilerin türetilebileceği ilk apaçık ve kesin önermeye ulaşacaktır: “ Düşünüyorum, o halde varım.” Bu önerme sezgisel çıkarım yoluyla elde edilmiş, duyumlara ve her hangi bir akıl yürütmeye ihtiyaç duyulmayan bir niteliktedir. Diğer tüm bilgiler için hareket noktasını oluşturan bu temel önerme, özellikle matematiksel ifadelerde olduğu gibi kesin ve apaçık bir önerme olarak bilimsel bir değer taşımaktadır. Descartes’in yöntem sorununa ek olarak modern bilime katkı sağladığı bir diğer önemli nokta ise bilimsel nedenselliğin ilk önemli savunucularından birisi olmasıdır. Descartes’in, aklın işleyişine ait kuralları belli bir düzen içerisinde tüm bilim çevrelerince anlaşılabilir bir biçime sokmaya çalıştığı görülür. Özellikle bu rasyonel belirlenim, sonraki dönemlerde bilimin herkes tarafından uygulanabilirliği olan evrensel bir kimlik kazandırmada etkili olmuştur (Çelik, 2010)

Descartes, nesnellik olgusunu ön plana alarak, doğru yöntem takip edildiği zaman doğru bilginin herkes için kabul edilebilir olduğunu göstermeye çalışmıştır. Ancak bu rasyonalite içerisinde daha sonraları mevcut bilimsel yapıda pek bir anlam ifade etmeyecek olan sezgiselliğin ve buna bağlı olarak oluşturulan tümel ifadelerin de Descartes tarafından fazlaca vurgulanması klasik bilim anlayışı açısından bir eksiklik olarak kabul edilebilir.

Bu dönem aynı zamanda “Newton Dönemi” olarak da bilinmektedir. Newton gökcisimlerine ilişkin yapmış olduğu araştırmaları ve bulguları kendinden sonraki dönemlere ışık tutmuştur. Principia ve Optics isimli eserleri ile büyük yankı uyandırmış, yepyeni bir evren tablosunu ortaya koymakla kalmamış, felsefede ve bilimde hipotetik-dedüktüf yöndem adı verilen bir yöntemi de bulmuştur. Newton, deneye dayalı çalışmaları, o döneme ilişkin evrensel geçerliliği olan kanunları ve rasyonel ve evrensel açıklamalarıyla dönemin en önemli figürü olarak karşımıza çıkmaktadır (Ural, 2000: 248-250).

6. YAKIN ÇAĞ’DA BİLİM

Bu başlık altında sırasıyla, 18, 19 ve 20. Yüzyıllarda bilimsel düşüncede ortaya çıkan paradigma değişimleri ele alınarak incelenmiştir.

6.1. On Sekizinci Yüzyıl

Bilimin mahiyetine ilişkin tartışmalar 18. yüzyılda çok farklı bir hal almıştır. Bu dönem içerisinde özellikle ada düşünürlerinin, F. Bacon ile başlayan ve tamamen somut nesnelere ilişkin bir bilimsel profil etrafında düşünceler oluşturma çabasında oldukları görülür. Genel itibariyle duyu verilerinin bilgide asıl önemli unsur olduğunu savunan bu düşünürlere göre, bilimin uğraşması gereken asıl alanı, bu verileri elde edebileceğimiz görünebilir bir evrenle sınırlı tutma zorunluluğu bulunmaktadır. Bu noktada akıl ve onun yetilerine bağlı olarak gerçekleştirilmek istenen bilimsel faaliyetler, son derece tartışmaya açık ifadeler barındırmaktır. Bu şekilde oluşturulmak istenen bir bilimsel alan da doğal olarak sürekli spekülatif olmaktan kurtulamayacaktır (Bloch, 2002).

İngiliz empirist düşünürlerinin birincisi, Newton’la birlikte aydınlanmanın kurucuları arasında sayılan, John Locke’dur. Locke’un bilgi görüşü, varlık felsefesinden bağımsız olarak kurgulanmıştır. Bu dönemin bir diğer düşünürü Berkeley ise Locke’a göre daha çok özneyi ön plana alan bir bilgi anlayışını benimsenmiştir. Bu yönüyle öznel idealizmin kurucuları arasında kabul edilir. Berkeley idealizmi, klasik empirist anlayışın temelinde bulunan maddi nitelikteki bir dış dünya algısının yerine, tamamen Tanrının varlığına dayalı olarak şekillendirebileceğimiz bir gerçeklik alanı belirleme eğilimindedir. İngiliz Empirist geleneğinde son halka diyebileceğimiz bir diğer düşünür ise David Hume’dur. Hume, felsefe tarihi içerisinde daha çok şüpheci bir filozof olarak nitelendirilir. Bu nitelendirilmede etkili olan en önemli unsur ise onun nedensellik üzerine getirmiş olduğu yeni bakış açısıdır. Hume tarafından şüphe duyulan nedensellik, özellikle 17. Yüzyılda Newton ve Descartes tarafından genel hatlarıyla belirlenmiş ve olgusal düzlemde her bir olayın bir diğer olayı belirlemesi esasına dayalı olan bir ilkeye tekabül etmektedir. Özellikle doğrudan olgusal bir belirlenmişliğe işaret ederek, bilimsel olmayan her türden etki, rastlantı ya da değişimi reddeden bu ilke, doğa bilimlerinin en önemli unsurlarından birisi olarak uzunca bir dönem tartışma konusu olmuştur. Hume, metafizik alan ve bu alana ilişkin Tanrı, töz, özgürlük, ruhun ölümsüzlüğü gibi tüm kavramlarında bilimsel olamayacağını iddia eder. Bu noktada tavrı o kadar katıdır ki, bu alana ilişkin olarak yazılmış her türden eserin safsatadan öteye geçemeyeceğini ve ateşe atılıp yakılması gerektiğini iddia etmektedir (Cevizci, 2009: 569).

Kant felsefesi özellikle aydınlanma çağı içerisinde kendi dönemine kadar gelen akımların genel bir sentezini içermektedir. Bu sentez içerisinde özellikle bilim anlayışında sürekli olarak birbirini eleştiren ve bilginin imkanı ve kaynağı problemlerinde birbirine zıt fikirler beyan eden iki köklü anlayışın izlerini bulmak mümkündür. Bu anlayışlardan ilki Kartezyen felsefe ile doruğa ulaşan ancak köklerini ilk çağda Platon ve Aristoteles’e kadar götürebileceğimiz rasyonalizmdir. Diğeri ise daha çok İngiliz felsefi geleneği ile hatları tam olarak şekillenmiş ve rasyonalizme göre daha yeni olan empirizm akımıdır. Kant felsefesi, aydınlanma ruhuna uygun olarak aklın temel işlevinin nasıl olması gerektiği ile ilgili bir takım eleştirileri barındırdığından, kritik ya da eleştirel felsefe olarak adlandırılmıştır. Kant, özneye daha aktif bir rol biçerek, ilk kez yüksek bir sesle bilginin oluşumunda nesnenin olduğu kadar öznenin kendi zihinsel potansiyelinin de önemli olduğunu vurgulamıştır (West, 2008: 42-46)

Kant tarafından ortaya konulan bu görüşler, Aydınlanma dönemi düşüncesinin aklı merkeze alan anlayışının büyük bir başarısı olarak, sonraki dönem düşünürlerinin birçoğunu ciddi biçimde etkilemiştir. Özellikle Kant sonrası bilimsel çalışmaların yönü, fenomenal aleme ilişkin ifadelerinden dolayı daha çok somut olgular dünyasına çevrilmiştir. Bu yönüyle Alman idealistleri üzerindeki ontolojik etkilerini bir tarafa bıraktığımızda, Kant sonrası bilimlerin genel karakteristiğinin, özellikle Comte ve Mill’in katkılarıyla, doğa bilimlerinin deney ve gözlemi merkeze alan genel bir bilimsel model üzerine inşa edilmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Bu durum, aynı zaman da bilimsel alana bir sınır çizilmesi demektir. Öyle ki artık 18. Yüzyıl sonrası şekillenmeye başlayan bu yöntem etrafında hangi alanların bilimsel olacağına ilişkin tartışmaların büyük oranda Kant’la birlikte sonlandırılarak, maddi alanla sınırlandırılması söz konusudur. Tabi burada aklın kendinden yetilerini de sürece dahil etme zorunluluğu bulunmaktadır (Denkel, 1997: 294-299).

Empirizmin ve rasyonalizmin uzun süren karşıt açıklamalarının bir yönüyle belli bir temel noktada uzlaştırılmaya çalışıldığı Kant felsefesi aynı zamanda bilginin oluşumunda öznenin aktif rolüne ilişkin ilk ciddi açıklamaları barındırması adına son derece önemlidir. 17. Yüzyıl düşüncesinin rasyonel ve matematiksel bir karakter taşıdığı, 18. Yüzyıl bilimsel düşüncesinin daha çok deney ve gözleme ağırlık veren bir anlayışla, doğa bilimleri tarafınca belirlenen bir bilimsel model arzusunda olduğu söylenebilir.

6.2. On Dokuzuncu Yüzyıl

19. yüzyıla gelindiğinde tüm düşünsel alanlar gibi bilimsel faaliyetlerin nasıl olacağı ile ilgili ana tezlerin tamamının da Kant felsefesi etrafında şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu yönüyle Kant, hem felsefeye görüşleriyle büyük yenilikler getirerek büyük bir düşünsel devrim yaratmış hem de özellikle Rönesans düşüncesinden başlayarak var olan anlayışların tamamının genel bir özetini sunmuştur (Cevizci, 2009: 495).

Kant sonrası özellikle bilimsel anlayışlar ekseninde, günümüz bilim felsefesini de bir şekilde etkilemiş, iki ana felsefi anlayışın ortaya çıktığını söylenebilir.

6.2.1. Alman İdealistleri’nin Bilim Anlayışı

Alman idealizmi, Fichte ile başlayarak Hegel’de doruk noktasına ulaşmış olan ve Schelling ile sona erdiği kabul edilen, genel karakteristiği itibariyle rasyonel temelli bir felsefi anlayışı ifade etmek için kullanılır. Kant sonrası bilimsel olan gerçeklik alanının dışına itilen metafizik alanın yeniden bilimsel bir çerçeve kazanması için yoğun bir temellendirme gayreti içerisine girerek, bu alanın bilgisini mümkün kılmaya çalışmışlardır. Onlara göre akla konu olabilecek türden her unsurun bilgi sayılabileceğidir. Alman idealizminin genel bilim anlayışı temelleri Kant tarafından çizilen bu iki temel argüman üzerinde, metafiziksel alanın tüm yönleriyle bilimsel alana dahil edilmesini ve aklın bu yeni anlayış çerçevesinde öznenin etkin bir bilgi edinme aracı olarak, sadece teorik boyuta hapsedilmesinin mutlak bir eleştirisini içermektedir. Bu dönemin önemli düşünürleri Fixhte, Schelling, Hegel’dir (Cevizci,  2009: 467).

6.2.2. Auguste Comte ve Pozitivist Bilim Anlayışı

Comte bir bilim olarak kurguladığı ve toplum fiziği adını verdiği sosyoloji ile sadece yeni bir bilimin kuruluşuna katkı sağlamamış, aynı zamanda pozitivist geleneğin genel çerçevesinin de tam anlamıyla çizilmesini sağlamıştır. Bu açıdan Comte ve bilimsel anlayışı sadece yaşadığı dönemi değil; günümüze kadar süregelen bir bilimsel anlayışın da genel hatları olarak kabul görmüştür. Comte’un önerdiği yöntemler, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış ve daha çok somut varlık alanına dayalı diğer bilimsel faaliyetlerin tamamında kullanılmış yöntemlerin, kendi oluşturduğu sosyoloji bilimine uyarlaması olarak tezahür eder. Bu aşamada toplumsal unsurlar da dahil, var olan her şeyi somuta indirgeyerek genel bir yasa içerisinde izah etmek, pozitivizmin en önemli özelliği olarak belirmektedir (Ballıkaya, 2015). Pozitivizm, olguları araştırmak ve olgular arasındaki sabit ilişkileri gözlemek gerektiğini savunur. Ona göre bilimin tek amacı olgular arasındaki değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmaktır. Bu ise ancak gözlem ve deneylerle sağlanır (Sönmez, 2019: 142).

Comte’den itibaren çeşitli anlamlar verildiği halde pozitivizm, daha ziyade “Mantıksal Pozitivizm” adı verilen felsefe olgularına uygulanmıştır. Mantıksal pozitivizm, doğrulama yöntemini işaret eder. Böylece doğrulanamaz ifadeler, anlamsız kabul edilir. Geleneksel metafizik ve teolojinin tamamı bu sınıfa girer. Ancak yine de felsefeciler ve sosyal bilimcilerce kullanılan pozitivizm teriminin artık anlamı daima vardır. Bu, insan bilgisi paradigması olarak doğal bilimin kabul edilmesinden doğar. Bu ise birbirine bağlı alt pozisyonları içerir; (1) Doğal bilimin yöntemsel prosedürleri doğrudan sosyal bilimlere uygulanabilir. Böylece sosyal bilimci sosyal gerçeğin bir gözlemcisidir. (2) Sosyal bilimcinin araştırmasının son ürünü, doğal bilimlerdekine paralel olarak formüle edilebilir. Bu demektir ki, onun analizi “yasalar” ya da yasa gibi “genellemeler” olarak ifade edilmektedir. Pozitivizm, sosyal bilimciyi, çözümleyici ya da yorumlayıcı olarak algılar (Balcı, 2016: 9).

6.2.3. J. S. Mill’in Bilim Anlayışı

19. yüzyılda bilimsel yönteme ilişkin görüşler, Almanya’da idealistlerin, Fransa’da ise Comte ve pozitivizmin üzerinde yükselirken, aynı dönem İngiltere’sinde özellikle Comte geleneğine daha yakın bir bilimsel anlayışın egemen olduğunu görülür. Bu geleneği başlatan ve devam ettiren, bir yönüyle İngiliz deneyciliğine ait görüşleri de daha ileriye taşıyan, J. S. Mill’dir. Mill tarafından ortaya konulan bilimsel açıklamalar, empirizm geleneği ile çağın düşüncesi olan pozitivist anlayışın bir arada ele alındığı ve bununla da yetinilmeyip daha da ileri bir şekilde tasarlandığı görüşleri içermektedir. Bilimsel bir yöntemin nasıl olabileceği ile ilgili daha belirgin ifadelerin bulunduğu bu görüşler, çağımız bilim felsefesi sorunlarıyla da paralellik gösteren bir dizgi ile sunulmuştur. Mill, Bacon ve Comte ile başlayıp Viyana Çevresi ile doruk noktasına ulaşan mantık çalışmalarında, bilimsel bir metodolojinin nasıl olabileceği ile ilgili önemli bir kavşak noktasını oluşturmaktadır.

6.3. Yirminci Yüzyılda Bilim ve Dönemin Öncülleri

20. yüzyıla gelindiğinde bilimsel anlamda pozitivist anlayışın büyük bir biçimde etkili olduğu görülür. Özellikle bu yüzyılın ilk yarısında ortaya konulan bilimsel açıklamaların tamamında, hangi konu alanı ile ilgilendiğine bakılmaksızın, tüm bilimsel alanların pozitivist argümanlara bağlı bir metot etrafında ve tek bir çatı altında toplanması amaç edinilmiştir.

6.3.1. Pozitivizmden Mantıksal Pozitivizme Geçiş

Pozitif felsefenin yeni bazı özellikler kazanması, 19. yüzyıl sonlarında Ernst Mach sayesinde olmuştur (Kabadayı, 2011: 34). Avusturyalı fizikçi Mach dönemin bilim anlayışına getirdiği eleştirilerle klasik pozitivizm ile mantıksal pozitivizm arasında halkayı oluşturarak çok önemli bir işlevi yerine getirmiştir (Çüçen, 2017: 153). Lecourt’a göre bilim felsefesinin yazgısı üzerinde Mach’ın eserlerinden daha etkili olmuş başka bir eser yoktur. Mach’ı bilimler felsefesinde otorite yapan, 1883 yılında yayınlanan “Mekanik ve Mekaniğin Gelişiminin Tarihsel ve Eleştirel Sunuluşu” adlı kitabı olmuştur. Bu kitap sayesinde, 1895 yılında Viyana Üniversitesi’nde Mach için özel olarak “Tümevarımcı Bilimler Felsefesi” kürsüsü kurulmuştur  (Lecourt, 2013: 31).

Bilimde olguculuğu temel alan Mach olguların arkasında ya da ötesinde gerçekten var olduğu ileri sürülen ama deneyle gösterilemeyen hiçbir kavram / durumu kabul etmemiştir. Bu nedenle ömrünün sonuna kadar atomların varlığına inanmamış ve sadece gözlem/deneyle verili olanlarla doğruluğun temellendirilmesi gerektiğini savunmuştur (Çüçen, 2017: 154). Mach’la birlikte ortaya çıkan yeni pozitivist anlayış, olguları temele alması ve yöntem olarak bilimsel yöntemi benimsemesi bakımından, Comte’un öne sürdüğü pozitivizm ile aynı ilkeleri paylaşmaktadır. Mach’ın bilimsel çalışmalarının yanında, metafiziğe karşı olan tutumu da pozitivist felsefe üzerinde oldukça etkili olmuş ve daha sonra Viyana çevresi adıyla anılacak olan mantıksal pozitivizme yön vermiştir (Kabadayı, 2011: 34).

6.3.2. Mantıksal Pozitivizm / Viyana Çevresi

Viyana çevresinin kökenleri, 1907’de her perşembe gecesi bilim ve felsefe problemlerini tartışmak için Viyana’daki bir kahve evinde buluşan bir grup hevesli doktora öğrencisine kadar gitmektedir (Gillies, 2018: 17). Fizikçi Mortiz Schlick, felsefeci R. Carnap, hukukçu F. Kaufmann, fizikçi V. Kraft, matematikçi K. Gödel, önemli düşünür K. Popper (daha sonra Mantıkçı Pozitivistleri eleştirecek) ve yine büyük bir düşünür olan Wittgenstein bu çevreyle ilişkili sayılabilir (Çilingir, 2016: 13). Çevre üyelerinin ana hedefi metafiziğin ve metafizik önermelerin anlamsızlığını göstermenin yanında, bilimlerin birliğine ulaşma ülküsüdür (Kabadayı, 2011: 37).

Viyana’nın böylesi bir gelişme için elverişli bir zemin sağlamasının tarihsel koşulları incelendiğinde; kökenleri aydınlanma, deneycilik, yararcılık gibi düşünce akımlarına dayanan liberalizmin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Viyana’da egemen olan siyasi akım olduğu söylenebilir (Güzel, 2018: 73). Bunun yanı sıra Viyana, 19. yüzyılın ortalarından beri, siyaset ve felsefe için çok önemli merkezlerden biri olagelmiştir. Batı Avrupa ile olan güçlü bağları sayesinde İngiliz deneyciliği Viyana’da çok büyük bir ilgiyle karşılanmıştır (Kabadayı, 2011: 37). Böyle bir liberal ortamda yaşayan Mach, 1895 yılında kendisi için “Tümevarımcı Bilimler Felsefesi” kürsüsü kurulunca Viyana’ya gelmiştir. Mach deney bilimini özellikle de fiziği, metafizik kavramlardan arındırma çabasında olmuştur (Güzel, 2018: 73).

Viyana çevresinin metafiziğe yönelik saldırısında siyasi bir motivasyonu tespit etmek mümkündür. Çevrenin siyasi görüşleri kabaca liberal ve liberal soldur. Diğer taraftan muhalifleri ise aşırı sağcı Katolik partilerdir. Bu nedenle, Katolik teolojinin anlamsız laf kalabalığı olduğunu kanıtlamak için geçerli sebepleri bulunmaktadır. Viyana Çevresi düşünürleri laik alanda, kendilerini otoriter sağın önde gelen filozoflarıyla savaşır halde bulmuşlardır (Gillies, 2018: 174).

Mach, uzun zaman deneyci harekete önderlik eden bir düşünür ve bilim insanı olmuştur. Mach’ın 1895 yılında kurduğu ve çalıştığı “Endüktif Bilimler Felsefesi” adlı kürsünün başına 1922 yılında Moritz Schlick adlı bir fizikçi ve düşünür getirilir. O andan itibaren Schlick’in girişimleri ve başkanlığında, hepsi de farklı konu alanlarından gelen düşünür ve bilim insanlarının katıldığı toplantılar düzenlenmeye başlanır. Schlick’in düzenlediği toplantı ve seminerlere katılan bilim insanlarının oluşturduğu bu felsefe çevresi, Viyana Çevresi olarak anılır. Bu bilim insanlarının başlattığı harekete sonradan mantıkçı pozitivizm de denmiştir. Çevreyi oluşturup düzenleyen Schlick olsa da çevrenin görüşlerini sistematik olarak ifade edip sunan düşünür Rudolf Carnap’tır. Farklı özellikler taşıyan bu yeni çevrenin tarihi, amacı ve diğer özellikleri “Bilimsel Dünya Görüşü: Viyana Çevresi” adlı bir kitapçıkta anlatılmıştır (Kabadayı, 2011: 38). Felsefede bir dönemecin duyurulduğu ve gösterildiği kitapçıktaki üslup bir bildirge tarzındadır. Yeni bir felsefe okulundan ziyade bir hareketten söz edilmiş ve bu hareketin temel hedefinin, felsefenin bilimsel dönüşümünü gerçekleştirmek olduğu bildirilmiştir (Lecourt, 2013: 42).

6.3.3. Frankfurt Okulu

Frankfurt Okulu temel olarak Aydınlanma düşüncesinin bir mite dönüştüğünü ifade eder. Aklın araçsallaştırılarak birçok alanda işleme sokulması, rasyonalite kavramının sorgulanmasına neden olmuştur. Okul, akıl yoluyla doğayı dizginleme ve ehlileştirme çabasında olan insan, bilimin tahakkümü altına girmiş olduğuna vurgu yapar. Asıl eleştiri ve saldırı noktası Aydınlanma ve modern bilimin yalnızca tek bir paradigmanın bakış açısına göre uygulanışı sonucu ortaya çıkan tablodur. Bu anlamda eleştiriler sistemin dönüştürülmesine ve bireyin özgürleşmesine yönelik olmalıdır. Eleştirel bir teori kendi üzerine düşünebilen yani kendi kendini eleştirebilen, dönüşlü bir teoridir (Bekalp, 2019). Okulun temsilcilerine göre bilimsel araştırmaların amacı; sömürüsüz bir topluma doğru geçişin hızlandırılması yönünde olmalıdır (Sönmez, 2019: 165-166).

6.3.4. Post-Pozitivizm

Post-pozitivist bilim anlayışı, pozitivizme yönelik eleştirilerle biçimlenen ve bilim felsefesindeki tartışmalarla pozitivizm sonrası oluşan bir akımdır. Post-pozitivist bilim anlayışı, pozitivizmin akla ve deneye verdiği önemin eleştirisi üzerinde yükselmiştir (Tekin, 2017). Göreceliği temel dayanak noktası kabul eden post-pozitivizm, aydınlanma düşüncesinin, rasyonalizmin, pozitivizmin ve bunların ürünü olarak nitelendirilen modernizmin reddedilmesidir. 19. Yüzyılda egemen olan ve 20. yüzyılda etkinliğini sürdüren bütün doktorinlere, bütün teorilere karşı çıkan post-modernizm daha çok bir eleştiri akımı olarak kendisini göstermektedir (Güriz, 2011: 87).  Post-modern, sözcük olarak modern ötesi, modern sonrası anlamına gelmektedir. Post-modern sözcüğü, günlük dilde de alışılmış olanın dışına çıkma, yeni karşılaşılan olgu ve durumlara karşılık olarak da kullanılmaktadır (Aydın, 2006). Modernizmin eleştirisinden beslenmiş olan post-modernizm, kapitalist toplumsal yapının ve modernleşmenin felsefi ve bilimsel temelini oluşturan, bilgi bilim ve varlık bilim kavramlarının eleştirisi olarak doğmuştur. Modernitenin soruşturması ve tartışması olarak görülen post-modernizm, modernite tarafından kutsanan her şeyi eleştirmektedir  (Erdem ve Sarpkaya, 2011).

6.3.5. Pierre Duhem (1861-1916)

            Duhem’e göre bilimin gelişiminde ilhamlar, sezgiler ve usdışı kaynaklar da etkili olmuştur. Dolayısıyla metafizik ve din de bilimin gelişimine katkı sunmuştur. Duhem’in bilim tarihi ve felsefesine yaptığı en önemli katkı, onun kuramların sınanması ve yanlışlanmasıyla ilgili görüşüdür. Duhem’in asıl önemi ise kesin yanlışlamanın yöntemsel olarak olanaksız olduğunu fark etmesinden gelir. Duhem ayrıca bilimsel uygulamada karar verme unsurunun çok önemli olduğu olgusunu fark eden ilk düşünürlerden birisidir (Kabadayı, 2011: 41-42).

6.3.6. Emile Meyerson (1861-1916)

Meyerson’a göre, bilimde metafizikten kaçınmaya çalışmak ikiyüzlü davranmaktan başka bir şey değildir. Metafizikten kaçmaya çalışmak, yapmacık bir tavır takınma ve öyle olmadığı halde öyleymiş gibi gözükme çabasıdır. Metafiziği bilimden yalıtıp ayrı bir yere koyamayız, çünkü bilimin hareket noktası metafiziktir; dolayısıyla metafizik bilimin her tarafına sızmıştır. Meyerson’a göre, bilim Comte ve yandaşlarının iddia ettikleri gibi pozitif değildir, pozitif veriler de içermez, yani ontolojiden tamamen sıyrılmış veriler içermez. Çünkü ontoloji bilimin onsuz olmaz bir parçasıdır. Bilimsel açıklamaların ontolojik karakteri silinemeyeceği ve yok edilemeyeceği için, pozitivist tasarı bütünüyle bir hayal ve söylencedir (Kabadayı, 2011: 62).

6.3.7. Alexandre Koyre (1892-1964)

Koyre’ye göre yeniden doğuş çağı bir bilim ülküsü değil, bir retorik (güzel söz söyleme, hitabet sanatı) ülküsüdür. Ona göre yeniden doğuşun esini bilimsel bir esin değildir. Çağın öncüleri edebiyatçılardır. Bilgi havası bilim havası değildir. Bu çağ eleştiri ruhunu en az taşıyan çağdır. Boş inanç, büyücülük, gözbağcılık Ortaçağdan daha yaygındır. Müneccimlik gök bilimden daha çok yer alır. Müneccimler kentlerde kralların yanındadır. Yazında en başarılı yazınlar cin peri kitaplarıdır. Koyre’ye göre felsefi ve bilimsel açıdan yeniden doğuşun en büyük düşmanı Aristotelesçi sentezdir. Çağın başarısı ise bu sentezin yıkılmasıdır (Koyre, 2010: 49-60).

6.3.8. Karl Popper (1902-1994)

Popper, kendi görüşlerini dile getirdiği “Bilimsel Araştırmanın Mantığı” adlı kitabında toplamıştır. Bu çalışmada, kendi özgün eleştirel felsefesini oluşturan Popper’ın bilimi rasyonel, nesnel, ürün olarak ele alması, bilimsel yöntem olarak “tümevarıma karşı tümdengelimi benimsemesi”, bilimsel ölçüt olarak da “doğrulamacılık karşısına yanlışlamacılık ölçütünü getirmesi” gibi konular ele alarak tartışmıştır.

Popper’ın bilim felsefesinin temelinde eleştirel olmak yatar. Bunu Popper, şöyle dile getirmektedir: “Şüphesiz Tanrı temelde kendisiyle konuşur; çünkü O, konuşmaya tenezzül edecek birisine sahip değildir. Fakat felsefeciler, diğer insanlardan daha fazla tanrı-benzeri olmadıklarını bilmelidirler.” (Popper, 2018: 29).

Popper, tartışma ve eleştiriye çok fazla önem verir, insanların insan olduklarından dolayı tartışmaları ve eleştirmeleri gerektiğini, çünkü eleştiri ve tartışma insanı diğer canlılardan ve Tanrı’dan farklı kılan tek öz olduğunu söylemektedir. Bu bağlamda, Popper bilimsel çalışmalarının temeline problem çözme arayışını koymuştur. Bu arayış ise, üçlü bir süreci varsayar; yani sınama-yanılma-yanılgıyı ayıklama. Öncelikle doğruluğundan emin olamadığımız ve incelemeye aldığımız bir kuram olgusal açıdan sınanır ve bir açığı aranarak yanlışlanmaya çalışılır; sonuçta kuram yanlışlanırsa yeni kuramlar incelenmeye başlanır; değilse, yanlışlanmaya çalışılan kuram yanlışlanamadığı sürece korunur (Tekin, 2017). Popper’in düşüncelerinin gerçek ekseni yanılabilircilik ve eleştiriel yaklaşımdır. Bilimin esas itibariyle eleştirel olduğunu savunur (Demir, 2018: 65-66).

Popper, bilimsel bilgiyi tahmini bilgi olarak tanımlamaktadır. Bilimsel bilgi, “…her zaman varsayımsal bilgidir: tahmini bilgidir. Bilimsel bilginin yöntemi de, eleştirel yöntemdir: yanlışın aranması yöntemi ve doğru arayışıdır, yani doğruyu bulmak için hataların ayıklanması yöntemidir.  Popper için rasyonalite, tamamen eleştiriye açık olmak demektir. Dolayısıyla akılcı bir insan, tartışmalarında haklı olmak ve tartışmayı kazanmaktan çok, karşısındakinden ne öğrendiğine bakan ve buna değer veren insandır (Turan, 2010).

Popper için bilimin nesnelliğini sağlayan unsur, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi bilim adamının her türlü değer yargısından bağımsız olması değildir. Zaten bu, mümkün de değildir. Bilimin nesnelliğini sağlayan şey Popper’ ın bilimin temeline koyduğu eleştiri unsurudur. Söz konusu eleştiri unsuru bilimin sürekli ilerleyen, dinamik bir yapıya sahip bir disiplin olmasını sağlayan tek faktördür. Nesnellik de bu açıdan bütün değerlerden bağımsızlık anlamına gelmemektedir. İnsanoğlunun, hangi koşulda olursa olsun etkisi altında olacağı ve onlardan kendini ayrı tutamayacağı değerler vardır. Popper’ ın nesnellik tanımının temelinde de değerlere ilişkin bu düşünce yatmaktadır  (Rutli, 2018).

Popper, bilimi süreç olmaktan çok ürün olarak görüp, değerlendirmelerini bu bağlamda yapmıştır. Popper’ın bilimsel yöntemi olan tümdengelim ve bilimsel ölçütü olan yanlışlamacılığı bilimin ürünlerine yani yapılan çalışmalarla ortaya çıkan sonuçlara uygulamaya çalışmıştır ve buna göre ortaya atılan kuramların bilimsel mi yoksa sahte bilim mi olduğunu belirtmiştir. Popper için, bireysel ya da toplumsal olan insanın ortaya çıkardığı tüm ürünlerin tek bir sürecin sonuçları olduğunu düşünür, ki bu süreç de sorun çözmedir. Popper’ın tüm felsefesinin yani bilgi kuramı, bilim kuramı ve siyaset felsefesinin merkezinde bu sorun çözme kavramı bulunur. Popper, bilimi, doğru arayışı olarak görür ve bu arayışın doğru sonuçların birikmesi ile değil, yanlış sonuçların ayıklanması yolu ile ilerleyeceğini düşünür. Popper için bilim, yanlışların elenmesinden başka bir şey değildir. Popper’a göre bir önermenin bilgi içeriği onun yanlışlanabilirliğiyle doğru orantılıdır (Tekin, 2017). Popper, bilimsel araştırmalarda hem bilginin hem de metafiziğin olması gerektiğini söyler. Dolayısıyla bilgi ve metafizik arasında elverişli bir ölçütün sağlanması gerektiğine inanır (Güzel, 2018: 106).

Durumsal çözümlemenin sosyal bilimleri açıklamada  yegane yöntem olduğunu dile getiren Popper, “ancak bu yolla toplumda ne olup bittiğini ve sosyal olayları anlar ve açıklayabiliriz” der (Demir, 2018: 68).

6.3.9. Imre Lakatos (1922-1974)

Popper’ın öğrencisi olan Lakatos, yanlışlanabilirlik düşüncesini eleştirmiş ve bilimin yalnızca bir dizi deneme-yanılmadan veya bir kuramı diğeriyle çürütmeden ibaret olmadığını belirtmiştir. Yanlışlamacılığın birincil ölçüt olarak alındığı yerde hiçbir bilimsel kuramın olamayacağını dile getirmiş, yeni bir kuramın ortaya atılması için diğer kuramlardan daha fazla deneysel içerikle desteklenmesi gerektiğini ve ortaya atılan yeni kuramın diğerinden daha fazla deneysel dayanağı varsa o zaman kabul edileceği yani bilimsel bir kuram sayıldığından söz etmiştir. Çağdaş bilim felsefecisi olan Lakatos’un kendisinden sonra gelen pek çok bilim insanının yönteme ilişkin görüşlerini etkilediğini, Lakatos’un öne sürdüğü düşüncelerin güncelliğini yitirmeyerek günümüzde tartışılmaya devam ettiğini söylemek mümkündür (Güzel, 2018).

6.3.10. Paul Feyerabend (1924-1994)

Bilime dair her türlü kural ya da genel önermeler için her zaman, kuralı destekleyenler tarafından övülen; ama aslına bakıldığında kuralın faydadan çok zarar getirdiğini savunur (Feyerabend, 2017: 24). Bilime hak etmediğinden çok yüksek bir statü verildiğini düşünen Feyerabend, modern insan üzerinde etkili olan bilimi Hristiyanlığın daha önceki toplumlar üzerinde sahip olduğu yıkıcı etkisine benzetmektedir. Ona göre, bilimin modern insanın yaşamındaki yüksek statüsünü kilisede olduğu gibi benzer bir baskıcı yöntemle sürdürmektedir. Ancak dinlerde bile kişinin hangi dine mensup olacağına ilişkin bir özgür irade varken, bilim için bunun söylenemeyeceği vurgusunu yapmaktadır. Bilimi, hiç kimsenin itiraz etmemesi gereken kutsal bir değermiş gibi gösteriliyor oluşunu eleştirmektedir. Bilimin bazı çevreler tarafından kutsandığını düşünmektedir (Saygılı, 2019: 193). Feyerabend’in kanıtlamak istediği temel husus, bilimin ve ona eşlik eden ideolojinin, ürettiği nesnellik, ilerleme, hakikat ve gerçek gibi nosyonlarla birlikte evrensel bir geçerliliğe sahip genel ilkeler olmadığı, aksine belli özel tarihsel şartlarda ortaya çıkmış, belli ortam ve şartlara özgü fikirler olduğudur (Öztürk, 2017).

Feyerabend bilimi farklı biçimlerde tanımlamaktadır. Bilimi; ticari ilkelere göre yürütülen iş organizasyonları, getirisi bol olan moda bir disiplin olarak görmektedir. Bir başka tanımlamasında “en yeni, en saldırgan ve en doğmatik dinsel kurum” olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca “modern bir din”, “meşruluğunun kaynağı yine kendinde olan bir araştırma” ve “birçok bilim insanın yürüttüğü sistemli bulandırma kampanyası” biçiminde, bilimi farklı şekillerde tanımladığı görülmektedir (Saygılı, 2019: 191-192).

Feyerabend sanatın, felsefenin, gelenek ve göreneklerin, dinin ve mitolojinin bilimsel olmadıkları gerekçesiyle toptan mahkum edilmelerine karşı çıkar. Yeri ve zamanı geldikçe sorun çözmede bunlardan da yararlanılması gerektiğini ifade eder. Bu yüzden yalnız bilim sorun çözme yolu veya bilgi edinmenin tek yolu değildir. Başka seçenekler de mevcuttur ve bu seçeneklerin bilimin başaramadığını başarabileceğini düşünür (Sönmez, 2019: 193).

6.3.11. Thomas S. Kuhn (1922-1996)

Thomas Samuel Kuhn, 20. Yüzyılda ortaya koyduğu görüşleriyle, bilim felsefesinin ve bilim tarihinin yeniden yorumlanmasına ve şekillenmesine büyük katkıları olmuş önemli bir düşünürdür. Kuhn ilk olarak fizik alanında çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar sırasında bilimsel ilerlemenin ve olgulara yönelik metodolojik duruşun aksayan yönleri ilgisini çekmiştir. Aynı dönemlerde fizik bilimi gibi birçok doğa biliminde de mevcut sorunlar olduğunu fark eden Kuhn, fizik öğreniminin ardından bu sorunlara yeni açıklamalar ve yorumlar getirmek amacıyla bilim felsefesi ve bilim tarihi alanlarına yönelmiştir. Kuhn’un bilim tarihine önemli kavramlar kazandırdığını görmek mümkündür. Çok sayıda makalesi yayınlanmış olan Kuhn’un beş adet önemli kitabı bulunmaktadır. Bu kitapların en çok ses getireni ise ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ isimli kitaptır. Bu kitap önce makale olarak yayınlanmış, sonrasında kitap haline getirilmiş, sosyologlar, bilim tarihçileri ve bilim felsefecileri tarafından temel alınmıştır (Güneş, 2003).

Kuhn’a göre bilimsel sürecin yönü, bilim insanlarının inançları ve sosyo-kültürel yapılarıyla birlikte değişebilmektedir. Bu bakımdan, tartışılmaz sonuçlar yarattığı iddia edilen bilimsel süreç aslında bilinçaltı, davranışlar ve kararlar ile yön değiştirebilmektedir. O halde yönelimlerin farklılaşması tartışılmaz olduğu varsayılan bilimsel sonuçların da farklılaşmasına neden olacaktır. Dolayısıyla, ortada, değişmez ve mutlak bir şekilde herkes için geçerli olan tek bir sonuç olmayacaktır. Bu bağlamda Kuhn; bilimin niteliği, ilerleyişi ve bilim adamlarının bilimsel perspektiflere olan yaklaşımını incelerken paradigma, olağan bilim, bilimsel devrim gibi kavramları kullanmıştır. Bilim tarihinde ortaya koyduğu perspektif; modernist, pozitivist ve olgucu bilim anlayışına bir anlamda karşı çıkıştır.  Kuhn’a göre, bilimsel teoriler, doğruluğu yanlışlığı olan yerine, dünyayı anlamada kullanışlı olan olmayan açısından değerlendirilir (Denktaş, 2015).

Döneminin hâkim olan ve kendisinin de eleştirdiği bilim anlayışından çok farklı bir biçimde Kuhn bilimin, sonu ilerleme ile biten tek entelektüel uğraş olduğunu ve ilerleme fikrinin Viyana çevresi veya Yanlışlamacılık ekolünü savunan filozoflardan farklı değerlendirmesi gerektiğine inanmıştır. Kuhn yeni bir bilim anlayışı getirerek bilimin çeşitli aşamalardan oluşan bir faaliyet olduğunu kabul etmiştir. Bilimin geçirdiği bu aşamalar doğru değerlendirilemezse, bilim tarihi bir anlatı deposundan ibaret kalacak ve geçmişte ortaya çıkmış ve günümüzde geçerliliğini yitirmiş olan bilimsel kuramların nasıl ele alınacağı konusu da bilim tarihçisi ve felsefecilerinin önünde duran en büyük çıkmaz olacaktır diye belirtilmektedir (Eyim ve Uygar, 2016).

6.3.11.1. Paradigma

Bilimdeki değişim ve en geniş kapsamlı kuramların bilimsel devrim dönemleri esnasında birbirlerinin yerini nasıl aldığına dair değişim Khun’un görünürdeki konusu idi. Bunlardan en önemlileri Aristoteles fiziğinden Newton mekaniğine, filojitson kimyasından Lavoisier’in indirgeme ve oksidasyon kuramlarına, evrimsel olmayan biyolojiden Darvinizme, Newton mekaniğinden de görelilik kuramlarına ve kuantum mekaniğine olan geçişti. Khun’un olağan bilim diye adlandırdığı dönemlerle bilimdeki devrimci değişim dönemleri dönüşümlü olarak bir birini izlemekte idi. Olağan bilim dönemlerinde metotlar, araç-gereçler ile bilim yapanların karşılaştığı problemlerin hepsi mevcut kuram tarafından çözülmüştür. Fakat Khun olağan bilimin düşünsel özünü açıklayabilmek için kuram teriminin yeterli olmadığını düşünerek onun yerine paradigma terimini bilim felsefesine kazandırmıştır (Rosenberg, 2014).

Paradigma kavramını bilim felsefesi literatürüne kazandıran Khun bilimsel devrimlerin oluşumunu bu paradigmaların değişim ile açıklamaktadır. Khun’un bilimsel devrimlerin yapısı adlı eserinde paradigmayı yirmiden fazla anlamda kullandığı belirtilerek eleştirilmektedir. Genel anlamı ile paradigma; bakış açısı, bilimsel yöntem, açıklama modeli, dönemin dünya görüşü, metafizik kurgu bütünü, bilimsel açıklama, epistomolojik bakış açısı, bilimsel kuram, standartlar, kuramsal taslak, bilimsel düşünme, görme açısı, örgütleyici ilke, olguya ve kurama bakarken takılan gözlük, kuramsal çerçeve ve gelenek anlamlarında kullanılmıştır. Khun paradigma kavramını daha çok örnekleme (examplary) ve örgütleyici ilke (disicpilnary matrix) anlamında kullandığını ifade etmiştir. Paradigma bilimsel devrimi sağlayan temel düşünce, yöntem, bakış, anlayış, yaklaşım, teknik, araç, gereç, ilke, kural, problem, hipotez gibi her şey içeren kuramsal bir taslaktır  (Çüçen, 2017).

Khun’a göre bilimsel etkinliğin iki değişik düzeyi bulunmaktadır. Herhangi bir bilim dalı paradigma oluşturmadan önce dağınık bir dizi faaliyetlere sahip olabilir. Bunlar da paradigma sayesinde düzenli ve tutarlı bir hale getirilebilir. Paradigma sadece çalışma tekniklerini, disiplinin temel varsayımlarını değil, bunların yanında söz konusu varsayım ve yöntemlerin doğruluğuna ilişkin bilim adamları topluluğunun ortak inançlarını da içermektedir. Paradigma meşru çalışmanın standartlarını belirler. Paradigma bilim adamları için dünyaya bakılan bir standartlar ve ölçüler yumağıdır. Gerçekliğin belirli kurallara uygun olarak algılanmasını kavranmasını ve kavramsallaştırılmasını sağlayan bir şablon olarak belirtilebilir (Demir, 2000).

6.3.11.2. Normal ve Devrimci Bilim

Çoğu bilim insanı tüm zamanlarını olağan bilim döneminde kabul gören kuramlarla yaptıkları araştırmalarla Kuhn’a göre bulmaca çözmektedirler. Bu kabul gören paradigma etrafındaki bilim insanları her türlü alandaki problemi aynı paradigma ile çözmeye çalışırlar.  Bu bilim insanlarının amacı da kabul edilen geleneksel bilim anlayışının geçerliliğini çözdükleri problemlerle desteklemektir (Kuhn, 2019).

Kuhn’a göre normal bilim (olağan bilim) geçmişte kazanılmış bir ya da daha fazla bilimsel başarı üzerine sağlam olarak oturtulmuş araştırmadır. Bu başarılar belirli bir bilim çevresinin uygulamanın sürekliliğini sağlamak için bir süreliğine temel olarak kabul ettiği bilimsel ilerlemelerdir. Aristoteles fiziği, Newton optiği gibi birçok ünlü bilim klasiği benzer bir işlevi yerine getirmiştir. Bu eserler, belli araştırma alanları için geçerli yöntemleri sağlamışlar ve hizmet vermişlerdir. Bu eserlerin özellikleri ise rakip bilimsel etkinlik tarzlarına bağlanmış olanları o çevrelerden koparıp kendilerine çekecek kadar yeni ve benzersizdirler, aynı zamanda çeşitli birçok sorunun çözümünü, yeniden oluşacak bir uygulayıcılar grubuna bırakacak kadar açık uçludurlar. Kuhn, bu iki özelliği paylaşan başarılara paradigma demiştir. Bu terim aslında olağan bilimle yakından ilişkilidir. Çünkü, belli bir paradigmayı kabul etmiş bilim insanlarının araştırmaları, belirli kural ve ölçütlere bağlıdır. Bu bağlılık sonucu ortaya çıkan fikir birliği normal bilimin, yani belli bir araştırma geleneğinin sürmesi için ön şarttır. Bu anlamda paradigma ile normal bilim birbirleri ile çok yakından ilgilidirler (Kabadayı, 2011: 140-141).

Genellikle normal bilim, gerçeklikle ilgili açıklamalarda elde edilen başarılarla başlar. Bu başarıların dayandığı temeller sorgulanmaz. Çünkü, bir paradigma oluşmuştur. Veri bir paradigma, hem çözümü gereken soruları tanımlayacak, hem de o sorulara verilebilecek kabul edilebilir cevapları belirleyecektir. Sorular ve cevapların çözümüne ilişkin çabalar bulmaca çözmeye benzetilmektedir. Zira çözüm için gerekli tüm kurallar belirlenmiştir. Oyunun kurallarını değiştirmemek kaydıyla, bilim insanları kurallara uygun olarak parçaları yerli yerlerine yerleştirmektedir (Demir, 1992). Normal koşullar altında araştırmacı bilim insanı buluş ya da keşif yapan değil, bulmaca çözendir ve bilim insanı bulmacalar üzerine ne kadar yoğunlaşırsa eldeki geleneksel bilim anlayışı ile hem problemleri tanımlayacağına hem de çözeceğine inanmaktadır (Kuhn, 2019).

Devrimci bilim tüm kuralları, soru biçimlerini ve cevap olma niteliğini değişime uğratmaktadır. Paradigmalar her zaman açıklanmayan örneklerle karşılaşırlar. Karşılaşılan sorular, ilk bakışta, ya önemsiz, ya başka bir bilim dalının alanına giren ya da anlamsız kabul edilirler. Bu karşıt örnekler birikince paradigma eski güvenirliğini kaybederek sarsıntı geçirmeye başlar. Bunu da devrim izlemektedir (Demir, 1992). Kuhn’a göre bilimde paradigma değiştirmek devrim sayılmaktadır.  Siyasi devrimleri başlatan etkenin, var olan kurumların, bir ölçüde zaten kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarının iyice hissedilmesi ve bu siyasanın kısıtlılığıdır. Bilimsel devrimler de, bu kısıtlılığa çok benzer bir şekilde, eldeki paradigmanın araştırmayı zaten kendisinin odaklamış olduğu bir doğa parçasını incelemek için gerekli işlevi artık yerine getiremediğinin artarak hissedilmesiyle başlamaktadır. Hem siyasi hem de bilimsel devrimin ilk şartı, var olan düzenini bunalıma varan ölçüde kargaşaya sürüklenmesi ve fonksiyonunu yitirdiğinin algılanmasıdır (Kuhn, 2019).

Devrimle birlikte yeni paradigma bilim topluluğu tarafından daha çok kabul görür ve normal bilim dönemine dönülerek bulmaca çözmeye devam edilir. Bu bilimsel devrimler hem yıkıcı hem de yapıcı özelliğe sahiptirler. Bilimsel devrimlerin yıkıcı yönü eski paradigmanın temel ilkelerinin hepsinin ya da bir kısmının reddedilmesi; yapıcı yönü ise kabul edilen yeni paradigmanın eski paradigmaya göre daha gelişmiş ve daha çok şey açıklamasıdır. Bu anlamda devrimler üç özelliğe sahiptirler:

•          Bilimsel devrimler yavaş yavaş değil, bütünsel olarak ortaya çıkmaktadırlar.

•          Bilimsel devrimler anlam değişmesine yol açmaktadırlar. Bilimde daha önce kullanılan kavramlara yeni anlamlar yüklenmektedir.

•          Bu anlam değişmeleri ile de yeni sınıflamalar ortaya çıkmaktadır (Grunberg ve Grunberg, 2013).

Özetle, Kuhn’a göre bilim iki şekilde yapılabilir: Birinci durumda bir paradigmanın dikte ettiği ilke ve araştırma konularına uygun olarak yapılan bilim. Buna Normal Bilim der, Kuhn. Bir de Devrimci Bilim vardır; devrimci bilimde bilimsel etkinliğin ilkeleri değişir. Genellikle normal bilimin gerçeklikle ilgili açıklamalarda elde edilen başarılarla başlar. Bu başarıların dayandığı temeller sorgulanmaz. Çünkü, bir paradigma oluşmuştur. Veri bir paradigma, hem çözümü gereken sorulan tanımlayacak, hem de o sorulara verilebilecek kabul edilebilir cevapları belirleyecektir. Sorular ve onların çözümüne ilişkin çabalar bulmaca çözmeye benzetilebilir. Zira çözüm için gerekli tüm kurallar belirlenmiştir. Bilim adamları, oyunun kurallarını değiştirmemek kaydıyla, kurallara uygun olarak parçaları yerli yerlerine yerleştirmektedir. Ama devrimci bilim tüm kuralları, soru biçimlerini ve cevap olma niteliğini değişime uğratmaktadır (Demir, 1992).

6.3.11.3. Bunalım Dönemi

Khun’a göre bir paradigma başka bir paradigmanın yerini aldığında devrim gerçekleşir. Olağan bilim ilerledikçe onun bulmacaları da paradigmanın uygulanması karşısında yenik düşer. Çok az sayıda bulmaca ayak diremeye devam eder. Bunlar da paradigmanın açıklayamadığı beklenmedik olgulardır. Daha doğrusu mevcut paradigma ile ortaya çıkacaklarını umduğumuz ama ortaya çıkmayan olgulardır. Verilerde hata payının ötesindeki uyuşmazlıklardır. Diğer paradigmalarla olan büyük bağdaşmazlıklardır. Her durumda olağan bilim içerisinde bu anomalilerin rasyonel bir açıklaması bulunmaktadır. Çoğunlukla da ek bir çalışma anomaliyi çözülmüş bir bulmacaya dönüştürür. Devrimler de bu anomalilerden biri çözüme uzun süre direnirken, diğerlerinin bir bunalım yaratmak üzere teslim bayrağı çektikleri zaman meydana gelir Bu anomaliler de bilim insanlarını paradigma değişikliğine kadar götürdüğü bunalım dönemine götürmektedir (Rosenberg, 2014).

Normal bilim döneminde, bilimsel paradigmanın içerdiği teori er geç anomalilerle karşılaşmaktadır. Anomalilerin ortaya çıkması durumunda ya bilimsel paradigma kısmen değiştirilerek anomali giderilir; veya bilimsel paradigma hiçbir değişime uğramayıp anomali giderilemeden (gelecek zamanda giderilebileceği umuduyla) geriye kalır; ya da var olan bilimsel paradigma ret edilip, bilimsel devrimle yerine geçen bilimsel paradigma ile anomali giderilir. Olağan bilim döneminde giderilemez anomaliler ancak gelişim sürecinde göz ardı edilebilirler. Buna karşılık, gelişlim süreci sonlanınca, giderilemez anomalilerin varlığı artık bilim insanları topluluğunca göz ardı edilemezler. Olağan bilim döneminin sonunda, giderilemez anomalilerin artması, çözüm bekleyen olağan bilim problemlerinin azalması ve yeni bilimsel buluşların azalması veya bütünüyle durması, kabul edilmiş olan bilimsel paradigmaya ve onun içerdiği teoriye olan güveni sarsar. Böylece olağan bilim dönemi kapanıp bunalım dönemi başlar. Bunalım döneminde, bilim insanlar› bu anomalileri gidermeyi amaçlayan olağandışı bilimsel etkinliklere yönlenirler. Bilim insanları bu amaçla teorilerinde değişiklikler yapmaktadırlar (Grunberg ve Grunberg, 2013).

Karşılaştığı bir sorundan dolayı paylaştığı paradigmayı suçlayan bir bilim insanı, kullandığı aleti suçlayan bir ustadan farksızdır. Dolayısıyla normal bilim döneminde ortaya çıkan problemlerin çoğu bilim insanınca kendi beceriksizlik veya başarısızlıklarına bağlanır. Eğer karşıt örnekler veya kural dışılıklar paradigmayı sarsacak kadar çok sayıdaveya güçte değilse bilim insanları paradigmalarında çalışmaya devam ederler. Fakat artan kural dışılıklar paradigmaya olan güven ve bağlılığı gevşetir. Farklı bakış açıları, yöntem ve tekniklerin denenmesine başlanır. Zamanla paradigma bağlayıcı olmaktan çıkar. Münferit çalışmalar farklı felsefi ve teorik gerekçelerle savunulmaya başlanır. Tam bir kargaşa egemendir. Eski anlayış önceki güvenilirliğini kaybetmiş fakat yerine tüm muhalefeti susturacak yeni bir paradigma da konmamıştır. Bu bunalım dönemi yeni başarılarla desteklenen bir paradigmayla aşılabilmektedir (Demir, 1992).

6.3.11.4. Eş Ölçülmezlik

Farklı paradigmaların savunucuları dünyayı, ona sorulan soruların ve yanıtların farklı olduklarını belirtmektedirler. Paradigmalar hem ontolojik (varlık bilimi ile ilgili, varlık bilimine ait),  hem epistemolojik (bilgi kuramı ile ilgili), hem metodolojik, hem de aksiyolojik (değer yargılarının özünü ve nitelikleri ile ilgili) düzeyde farklılaşmayı gerektirmektedir. Paradigmaların vardığı sonuçların bağlayıcılığı öncüllerinin kabul edilmesine bağlıdır. Dolayısıyla öncülleri farklı paradigmaların ürettiği sonuçların karşılaştırılması anlamsız olmaktadır. Çünkü paradigmalar eş ölçülemezdirler (Demir, 1992). Yani, eş ölçülemezlik, farklı paradigmaların birbirleri ile karşılaştırılamayacağı anlamına geldiği söylenebilir.

Güzel (2018), eş ölçülemezliği bir örnekle şöyle açıklamaktadır: Düzey haritasına bakan bir öğrenci çizgileri görürken, haritacı bir arazinin resmini görmektedir. Öğrenci ancak ilerde bir haritacı olursa ya da bilginler dünyasına girip bir bilgin gibi davranırsa ancak o zaman düzey haritasını anlamlandırabilecektir. Ne var ki öğrencinin dâhil olduğu dünya, tekil olağan bilim geleneğine göre belirlenmiştir. Yani, söz konusu öğrenci için bilimsel devrim gerçekleşip, çevresini yeniden algılamayı öğrendiğinde daha önce sakini olduğu dünya ile şimdiki araştırma dünyası ölçüştürülemez olacaktır.

Akademik yaşamına fizik ile başlayan, sonrasında bilim tarihi ve felsefesine ilgisi artan  Kuhn, ortaya koyduğu bilimsel devrimlerin yapısıyla bu alanda en etkili filozof olarak yerini almıştır. Bilim felsefesine ve bilim tarihine farklı bir bakış açısı getiren Kuhn, ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ isimli eseri ile bilimdeki ilerlemenin birikimli bir şekilde olmadığını,  bulmaca çözen olağan bilim dönemlerindeki bunalımların ardından gerçekleşen paradigma değişikliği ile gerçekleştiğini ifade etmektedir. Meşru çalışmanın standartlarını belirleyen paradigma, bilim adamları için dünyaya bakılan bir standartlar ve ölçüler yumağıdır. Gerçekliğin belirli kurallara uygun olarak algılanmasını kavranmasını ve kavramsallaştırılmasını sağlayan bir şablon olarak da belirtilmiştir. Hakim olan paradigma ışığında süren çalışmaların normal bilim, bunalım ya da anomalilerin giderilmesini sağlayacak olan devrimci bilim, farklı paradigmalara ait kavram ve içeriklerin kıyaslanamayacağı anlamına gelen eş ölçülmezlik de yine Kuhn’un bilim felsefesi literatürüne kazandırdığı kavramlardır. Bilime farklı bir bakış açısı getiren Kuhn’a eleştiriler de yapılmıştır. Çalışması başlangıçta bilim adamlarının tepkisini çeken Kuhn bir taraftan, bilimi ve bilim adamı kavramlarını radikal olarak yeniden tanımlanmış ve eleştirmiş olmasına rağmen, diğer yandan bilimin kamuya dönük olumlu imajının korunmasını benimsemiştir. O’na göre, bilimin kendi iç sorunları ne olursa olsun, toplum, bilimi iyi ve doğru olarak algılamayı sürdürmelidir; aksi hâlde toplumun bilime olan inancını kaybetmesi uygarlığın sonunu hazırlayabilir diye düşünmektedir. Ancak, Kuhn’un çalışmasını fırsat bilen bilim eleştirmenleri bilim savaşlarında bunu inanılmaz bir silah olarak kullanmışlar ve o kadar ileriye gitmişlerdir ki sonunda Kuhn, bilimin toplum üzerindeki imajının zedelendiğini düşünerek “Ben Kuhncu Değilim!” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır diye de belirtilmiştir (Güneş, 2003).

SONUÇ

Bilim tarihi perspektifinden bakıldığında, bilgi birikiminin evrimsel ve devrimsel olarak gerçekleştiği görülmektedir. Helenistik dönemde bilimsel bilgi birikerek devam etmiş, Ortaçağ’da bir nevi duraklama dönemine girmiş, Rönesans’ta hümanizmin de etkisiyle birçok alanda olumlu gelişmeler yaşanmış, Kopernik, Newton ve Einstein gibi düşünürler sarsıcı fikirleriyle bilim tarihine damga vurmuşlardır.  19. Yüzyılda sosyal bilimlerin ortaya çıkması ve sonraki yüzyılda pozitivizmin, Viyana çevresi aracılığıyla güçlenmesi, öte yandan Frankfurt okulu tarafından eleştirilmesi gibi olaylar bilim tarihi açısından önemli gelişmelerdir (Altınkurt ve Iliman Püsküllüoğlu, 2016: 5-6).

Bilim tarihi, bilimsel araştırmalar bağlamında ele alındığında, mevcut paradigmaların ilerde değişebileceği kuvvetle muhtemeldir. Özellikle sosyal bilimlerde ortaya çıkan paradigma değişimleri, paradigma savaşlarını da beraberinde getirmiş, sosyal bilimlerin pozitivist anlayışı, post-pozitivist bir bakış açısına doğru evrildiği gözlenmiştir. İnsan unsurunun ön planda olduğu sosyal bilimlerde, pozitivist bakış açısının zayıfladığını, nicelden ziyade nitel araştırma yöntemlerinin tercih edildiğini, araştırmacının, araştırma sürecine etkisinin ve nesnelliğinin sorgulanmasına ilişkin post-pozitivist paradigmaya dönüşümünün söz konusu olduğu görülmektedir.

KAYNAKÇA

 

 

Altınkurt, Y., ve Iliman Püsküllüoğlu, E. (2016). Eleştirel Eğitim Yönetimi Yazıları. K. Yılmaz, (Ed.) Bilim Tarihi, Sosyolojisi ve Psikoloji Paradigmaları Bağlamında Eğitim Yönetimi içinde (s.1-33). Ankara: Pegem Akademi.

Arslan, A. (2008a). İlkçağ Felsefe Tarihi 1 Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Arslan, A. (2008b). İlkçağ Felsefe Tarihi 2 Sofistlerden Platon’a. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Arslan, A. (2009). İlkçağ Felsefe Tarihi Aristoteles,. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Aydın, M. (2006). Eleştirel Aklın Işığında Postmodernizm. Temel Eğitimde Politika Analizleri ve Stratejik Araştirmalar Dergisi, 1(1), 27-48.

Balcı, A. (2016). Sosyal Bilimlerde Araştırmma; Yöntem, Teknik ve İlkeler. Ankara: Pegem Akademi.

Bloch, E. (2002). Rönesans Felsefesi Üzerine,. (H. Portakal, Çev.) İstanbul: Cem Yayınevi.

Broad, C.,D. (2012). Bilim Felsefesi. C. Yıldırım (Çev.) Bacon ve Deneysel Yöntem içinde (s.260-267). İstanbul: Remzi Kitabevi

Cevizci, A. (1999). Ortaçağ Felsefesi Tarihi. Bursa: Asa Kitabevi.

Cevizci, A. (2009). Felsefe Tarihi. İstanbul: Say Yayınları.

Çelik, S. (2010). Bilgi Felsefesi / İlkçağ’dan Yeniçağ’a. İstanbul: Doruk Yayıncılık,.

Çilingir, L. (2016). Fen Bilimleri Öğretiminde Bilimin Doğası. M. Demirbaş (Dü.) içinde, Bilim Felsefesi (s. 2-21). Ankara: Pegem Akademi.

Çotuksöken, B., & Babür, S. (2000). Metinlerle Ortaçağda Felsefe. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Çüçen, K. (2017). Bilgi felsefesi. Bursa: Asa Kitabevi.

Demir, Ö. (2000). Bilim Felsefesi. İstanbul: Vadi Yayınları.

Denkel, A. (1997). Düşünceler ve Gerçekler Felsefe Yazıları I. İstanbul: Göçebe Yayınları.

Denktaş, A. (2015). Thomas Kuhn’un bilim anlayışı üzerine. Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, , 25-32.

Erdem, A. R., ve Sarpkaya, R. (2011). Postmodernizmin Eğitim Denetimine Uygulanabilirliği. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 3(3), , 73-85.

EtymOnline. (2021). Online Etymology Dictionary. Science: 29 Ekim 2021 tarihinde  https://www.etymonline.com/word/science adresinden alınmıştır.

Eyim, A., ve Uygar, K. (2016). Thomas S. Kuhn’un Paradigma Görüşü ve Atwood Makinesi Üzerine Bir Tartışma. Düşünme Dergisi, Vol. 8, p. 15-21.

Feyerabend, P. (2017). Yönetme Karşı. İstanbul: Ayrıntı Yayıncılık.

Gillies, İ. (2018). Yirminci Yüzyılda Bilim Felsefesi, Dört Ana Tema. Ankara: Nobel yayın Dağıtım.

Gökberk, M. (2000). Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Grunberg, T., & Grunberg, T. (2013). Bilim Felsefesi. (İ. Taşdelen, Dü.) Açıköğretim Yayınları.

Güneş, B. (2003). Paradigma Kavramı Işığında Bilimsel Devrimlerin Yapısı ve Bilim Savaşları: Cephelerdeki Fizikçilerden Thomas S. Kuhn ve Alan D. Sokal. Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, 1(1), 23-44.

Güriz, A. (2011). Feminizm, Postmodernizm ve Hukuk. Ankara: Ekinoks.

Güzel, C. (2018). Bilim Felsefesi. Ankara: Bilgesı Yayıncılık.

Howard, S. (2004). Din, Bilim ve Felsefe. (M. Türdeş, Çev.) İstanbul: Morpa Kültür Yayınları.

Kabadayı, T. (2011). Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri. Ankara: BilgeSu.

Koyre, A. (2010). Yeniçağ Bilimin Doğuşu. İstanbul: Gündoğan Yayınları.

Kuhn, T. S. (2019). Bilimsel Devrimlerin Yapısı. (N. Kuyaş, Çev.) İstanbul: Kırmızı yayınları.

Lecourt, D. (2013). Bilim Felsefesi. (İ. Ergüden, Çev.) Ankara: Dost.

Medkur, İ. (2000). Farabi I Klasik İslam Filozofları ve Düşünceleri. (M. M. Şerif, Ed.) İstanbul: İnsan Yayınları.

Öztürk, E. (2017). ‘Ne Olsa Gitmiyor’: Paul Karl Feyerabend’İn Demokratik Görecilik Savı Üzerine Bir Değerlendirme. Socıal Scıences Studıes Journal, 3(10).

Öztürk, E. (2017). ‘Ne Olsa Gitmiyor’: Paul Karl Feyerabend’İn Demokratik Görecilik Savı Üzerine Bir Değerlendirme. Socıal Scıences Studıes Journal, 3(10).

Pehlivan, M. 2019). F.Bacon’un Ortaya Koyduğu Hakikat Ölçüsü ve Bilgi Kaynağı Çerçevesinde Yenidünya İnsanı Sorunsalının Çözümü. Türkiye Mesleki ve Sosyal Bilimler Dergisi, 10-17

Popper, K. R. (2018). Bilimsel Araştırmanın Mantığı. (İ. Aka, ve İ. Turan, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi yayınları.

Rahman, F. (2000). İbn-i Sina I Klasik İslam Filozofları ve Düşünceleri. (M. M. Şerif, Ed.) İstanbul: İnsan Yayınları.

Rosenberg, A. (2014). Bilim Felsefesi: Çağdaş Bir Giriş. İstanbul: Dipnot Yayınları.

Russell, B. (2001). Batı Felsefesinin Tarihi 2 Ortaçağ. İzmir: İlya Yayınevi.

Rutli, E. (2018). Eleştirel Teori ve Yapısöküm Üzerine: T.Adorno ve J.Derrida Felsefelerine Eleştirel Bir Bakış. Kare Dergisi(5), 45-54.

Rutli, E. E. (2018). Eleştirel Teori ve Yapısöküm Üzerine: T.Adorno ve J.Derrida Felsefelerine Eleştirel Bir Bakış. Kare Dergisi(5), 45-54.

Saruhan, Ş. C., & Özdemirci, A. (2011). Bilim, Felsefe ve Metodoloji. İstanbul: Beta.

Saygılı, S. (2019). Paul Karl Feyerabend’in Bilim Felsefesi. İstanbul: Çizgi Kitabevi.

Sönmez, V. (2019). Bilim Felsefesi (4. b.). Ankara: Anı.

Tekin, Ö. (2017). Bilim Felsefesinde İlgi Kayması: Popper-Kuhn. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi(56),, 473-493.

Tekin, Ö. F. (2017). Bilim Felsefesinde İlgi Kayması: Popper-Kuhn. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi(56), 473-493.

Timuçin, A. (1992). Düşünce Tarihi. İstanbul: BDS Yayınları.

Topdemir, H. G., & Unat, Y. (2021). Bilim Tarihi (11. b.). Ankara: Pegem.

Turan, G. (2010). Karl R. Popper, Thomas S. Kuhn Ve Paul K. Feyerabend’İn Bilgi Kuramlarında Bilim Eleştirisi. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir.

Ural, Ş. (2000). Bilim Tarihi. İstanbul: Çantay Kitabevi.

Yıldırım, C. (2011). Bilim Felsefesi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Yolcu, H. (2012). Bilimsel Araştırmaya İlişkin Temel Kavramlar. A. Tanrıöğen (Ed.) içinde, Bilimsel Araştırma Yöntemleri.